29 Ekim 2013

Uzay'da 60 bin denizanası

‘20 yıldır Uzay’da denizanası yetiştiriyoruz’

Bilim insanları uzay-havacılık tarihi boyunca birçok ilginç deneye imza attı. Bu deneylerin başında hayvanlar üzerinde yapılan deneyler öne çıkarken, NASA’nın 20 yıldan bu yana Uzay’a binlerce denizanası gönderdiği ortaya çıktı. NASA, 1991'de yapılan deneyde Uzay'da 60 bin denizanası yetiştirdi.




ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), 1991’de başlattığı Spacelab Life Sciences (SLS-1) görevinde yerçekimsiz ortamın canlılar üzerindeki etkilerini gözlemlemeyi amaçladı. Bu deneyler kapsamında Uzay’a gönderilen canlılar arasında denizanaları geliyordu.
The Atlantic sitesinin haberine göre, Columbia uzay mekiği ile yapay deniz suyu ile dolu şişe ve torbalar içine konan 2 bin 478 yavru denizanası, Uzay’a ateşlendi. Astronotlar da yerçekimsiz ortamda denizanalarının hareket etmesini ve büyümesini sağlamak için yapay deniz suyuna kimyasallar enjekte etti. Görevin sonlarına doğru NASA deneyi önemli bir aşama kat etmişti. Dünya’nın yörüngesindeki denizanası sayısı 60 bine ulaştı.
Bilim insanları Uzay’daki deneyde denizalarının yerçekimsiz ortamda nasıl gelişim gösterdiğini görmenin yanı sıra, bu canlıların insanlarla beraber sahip olduğu bir özelliği net bir şekilde gözlemledi: Yerçekimsiz ortama uyum sağlamak.

NASIL BAŞARDILAR? 
Bir bilim insanı, Atlantic’e denizanalarının bu işi nasıl yaptıklarını açıkladı:
“Denizanası büyüdükçe, gövdesinin kenarlarında kalsiyum sülfat kristalleri oluşturur. Küçük bir hücre torbasında yer alan kristaller, aynı zamanda özelleşmiş tüylerle kaplıdır. Düzenli bir şekilde yayılan kristaller, denizanası hareket ettiğinde yer aldığı paketin dibine iner. Hareket eden tüyler sinirlere sinyal gönderir ve denizanaları aşağı-yukarı algısını yapar. Sahip oldukları tek şey yerçekimidir.”
İnsanlar, denizanalarına benzer olarak iç kulaklarındaki kalsiyum kristaller sayesinde dengelerini sağlıyor. Bu kristaller ultra-hassas hücre tüylerini uyararak beyne, yerçekiminin bizi ne tarafa çektiğini iletir.
Advances in Space Research dergisinde yayımlanan STS-1 (Space Transportation System) deneyinin sonuçlarına göre, Uzay’daki denizanaları morfolojik olarak Dünya’dakilerden fazla farklılık göstermezken, Dünya ve Uzay’daki hareketleri arasında farklılık olduğu belirtildi. Denizanaları, Dünya’ya döndüklerinde hareketlerinde de sorunlar yaşadı.


İçinde Hazine Saklıyor !

Ağaç dokusunda altın bulundu

Bilim insanları, ağaçların insanlık ve doğa için taşıdığı hayati önemin yanı sıra, içlerinde saklı hazine barındırdıklarını keşfetti. Okaliptüs ağaçlarının içinde, altın tanecikleri buldu.



Bilimtrue
Güncelleme: 18:57 TSİ 29 Ekim. 2013 Salı
Okaliptüs ağaçları, son 10 yılda metal rezevleri yüzde 45 azalan dünyada değerli madenlerin tespit edilmesinde kullanılabilir. Kendileri için gerekli olan mineralleri toprağın metrelerce derinliğinden çeken ağaçların, altını da es geçmediği anlaşıldı.
Okaliptüs ağaçları üzerinde araştırmalar yapan Avustralyalı bilim insanları, çevresindeki toprakta bazen altın izine rastladıkları ağacın bilinmeyen bir yönünü keşfetti. Bilim insanları, ağaçların altını toprağın derinliklerinden mi çektiği veya güçlü rüzgarların altın taneciklerini ağaçlara mı savurduğu konusunda emin değildi.
Yeni bir araştırma, altının ağaçların yaşayan dokusunun içinde bulunduğunu ortaya koydu.

Avustralyalı araştırmacılar, güney ve batıdaki iki farklı bölgede boyları 10-60 metreye ulaşan okaliptüs ağaçlarının gövde, yapral ve dallarını inceledi. Her iki bölgede altın rezervinin bulunduğu biliniyor olsa da, altın taneciklerinden ağaçların zarar görmemesi için madencilik faaliyetleri yapılmıyordu.
Discovery News’in haberine göre, X-ray analizleri gerçekleştiren araştırmacılar, ağaçların canlı dokusu içinde 8 mikton kalınlığında altın tanecikleri bulunduğunu tespit etti. Bu kalınlık, insan saçının 10’da 1’ine denk geliyor. Analizler, düşük miktardaki altının ağaca zararlı olmadığını gösterirken, kökler tarafından çekildiğini ve yapraklara kadar ulaştığını ortaya koydu.
MÜHENDİSLERE YARDIM EDEBİLİR
Nature Communications dergisinde dün yayımlanan araştırmaya göre, ağaçların özellikle kurak bölgelerde köklerini yerin 35 metre altına kadar uzatarak altın rezervlerine ulaşabildiği belirtildi.
Araştırmada yer alan coğrafya kimyacısı Melyvn Lintern, LiveScience sitesine yaptığı açıklamada, “Okaliptüs ağaçlarının 10 katlı bir binayla eşit bir mesafede yerin altından altın çekebildiğini öğrenmek bizi şaşırttı” ifadesini kullandı.
Avustralya ve Yeni Zelanda’ya özgü ağaçların ‘madencilik için düşünülemeyeceğini’ vurgulayan Lintern, “Ağaçlardaki altında miktarı son derece düşük. Bir yüzük yapmak için gereken altını elde etmek için 500’den fazla ağaca ihtiyacınız olurdu” dedi.
Öte yandan, okaliptüs ağaçları derinklerde gömülü altın rezervlerinin tespit edilmesinde mühendislere yardımcı olabilir. Lintern, bu şekilde zaman ve maliyetten tasarruf edilebileceğini öne sürdü.



Titan’ın göllerine yakın çekim

Titan’ın göllerine yakın çekim

NASA, Dünya’dan sonra insanlığın yeni evlerinden biri olabileceği düşünülen Titan’ın göllerini gözler önüne seren bir fotoğraf yayımladı. Yüzeyinde sürekli olarak sıvı bulundurduğu bilinen ikinci gök cismi olan Titan’ın göllerinin çoğu, kuzey kutup bölgesinde birikmiş durumda.




Bilimtrue
Güncelleme: 18:55 TSİ 29 Ekim. 2013 Salı
Satürn’ü ve Titan dahil 62 uydusunu gözlemleyen uzay aracı Cassini’nin kızılötesi verilerinden oluşturulan ve sahte renkle işlenen görüntü, buzul uydunun göllerini ortaya koydu.
Fotoğrafta, Satürn’ün en büyük uydusundaki hidrkarbon göllerin yüzeyindeki materyallerin bileşenleri arasındaki farklılık belirdi.
Titan’ın gölleri, sıvı su yerine ağırlıklı olarak sıvı etan ve metandan oluşuyor. Uydunun güney kutbunda bir tanesi büyük ve diğerleri küçük olmak üzere birkaç göl bulunurken, göllerin birçoğu kuzey kutbunda brikmiş durumda.

FOTOĞRAF NASIL ELDE EDİLDİ? 
Bilim insanları, yakın kızılötesi renkleri görünür tayfın üzerinde haritanladırarak Titan’ın görüntüsünü oluşturdu. Fotoğraftaki kırmızı 5 mikron (görünür ışıktan 10 kat daha uzun); yeşil 0.2 mikron (görünür ışıktan 4 kat daha uzun) ve mavi 1.3 mikron (görünür ışıktan 2.6 kat daha uzun) dalgaboyuyla temsil gösterildi.
Turuncu alanlar, Dünya’daki tuzlu göllerin buharlaşması sonrasında geride kalan arazilere benzeyen tuz kayaçlarını temsil ediyor. Buharlaşan materyallerin, bir zamanlar sıvı metanda çözülen organik kimyasallar olduğu düşünülüyor. Kimyasallar, Titan’ın buz halindeki sıvıdan oluşan anakayasının ardında turuncu renkte görülüyor.
Oluşturulan görüntüde, Titan’ın en büyük denizi olan ve Hazar ile Superior Gölleri toplamı kadar sıvı içeren Kraken Mare, sağ üstte yer alıyor. Üzerindeki büyük karaltı ise uydunun ikinci büyük denizi Ligeia Mare. Ligeia’nın altında uzunlamasına görülen alan ise üçüncü büyük göl, Punga Mare. Bu gölün alt kısmı, Titan’ın kuzey kutup bölgesini temsil ediyor.

Bilim Adamları : Susturuluyoruz !

Kanadalı bilim adamları, bilimsel konulardaki çalışmaları hakkında açıklama yapmalarının engellendiği görüşünde.

Merkezi Ottawa'da bulunan Kanada Kamu Hizmeti Uzmanları Enstitüsü'nün (PİPSC) The Big Chill (Büyük Ürperti) isimli araştırmasına göre, resmi birimlerde çalışan bilim adamlarının yaklaşık yüzde 90'ı, yaptıkları bilimsel araştırmalar hakkında kamuya özgürce açıklama yapmalarının engellendiğini düşünüyor.

Enstitü Başkanı Gary Corbett, enstitü üyesi 15 bin 398 kişiye posta yoluyla gönderdikleri araştırmaya, 4 bin 69 kişinin cevap verdiğini söyledi.

Katılanların yüzde 86'sının, konuşmalarının sansür ya da tehdit ile engellendiğini ifade ettiklerini anlatan Corbett, "Bu, hükümette açıklık ve güvenilir olmayı bekleyen Kanadalılar için endişe verici bir durum" dedi.

28 Ekim 2013

Işık ve Fizik


  Işık, Işığın Yapısı ve Işık Hızı 

  

   Işık Nedir?

  İlk önce ışığın tanımıyla başlayalım. Işık başlıca bir kaynaktan gelen kütlesiz  fotonlar (yani bir başka deyişle enerji paketleri) dizisidir. Peki nedir bu fotonun ve ışığın yapısı? 

  Işığın Yapısı
  Işık; foton denilen kütlesiz (ağırlıksız değil, kütlesiz) ve yüksüz atom-altı parçacıklardan oluşur.Tüm parçacıklar gibi fotonlar da dalga özelliği gösterirler. Yani bir dalga boyları ve bir frekansları vardır. Işık ışınları da, fotonların ilerlerken aldıkları yoldan başka bir şey değildirler. Fotonlar, kaynaklarından çıktıktan sonra -eğer önlerinde hiçbir engel yoksa- düz doğrultuda ve hiç sapmadan yayılırlar. Herhangi bir cisme çarpınca da cismin şeffaf olup olmamasına göre yansır veya kırılırlar. 

     Günümüzde ışığın hareketi, dual (ikili, çift) model denilen dalga ve parçacık teorilerinin birleşmesinden oluşmuş bir teori ile açıklanıyor. Dalga-parçacık düalitesi, fizikte elektromanyetik dalgaların aynı zamanda parçacık özelliğine sahip oldukları ve parçacıkların da (mesela elektronların) aynı zamanda dalga özelliklerine sahip oldukları anlamına gelir. Başka bir deyişle, ışık ve madde, aynı anda hem parçacık hem dalga özelliklerine sahiptirler; ne başlı başına bir dalga ne de başlı başına bir parçacıktırlar.

   Işığın ve maddenin küçük taneciklerden mi oluştuğu, yoksa uzaya yayılmış bir dalga olarak mı görülmeleri gerektiği sorularının kökeni çok eskiye dayanır. 19. yüzyılın sonunda, kuantum kuramının gelişmesinden hemen önce J. C. MAXWELL'in elektromanyetik kuramı, ışık için çok sağlam bir dalga modeli sunuyordu. Aynı zamanda atomların keşfi ile maddenin küçük taneciklerden oluştuğu fikri de netlik kazanmıştı. Böylece, ışık için dalga modelinin, madde için ise tanecik modelinin geçerli olduğudüşünülüyordu. Kuantum kuramının gelişmesiyle, hem ışığın foton denilen taneciklerden oluştuğu, hem de atomu oluşturan parçaçıkların aynı zamanda dalga özelliklerinin olduğu keşfedildi. Böylece ne ışık için, ne de madde için belli tek bir modelin geçerli olamayacağı görüldü. Her ne kadar insan tahayyülünün dışında da olsa, madde ve ışığın hem parçacık hem de dalga özelliklerinin bulunduğu sonucuna varıldı. Dalga-parçacık düalitesi, madde ve ışığın bu ikili doğasına verilen isimdir. Gerçekte dalga ve tanecik modelleri, birbirlerini dışlayan varlık biçimleri olduğundan, bir nesnenin bir anda hem dalga hem de parçacık olarak görünmesi mümkün değildir. Dalga-parçacık düalitesinden kasıt, madde veya ışığın belli koşullarda dalga, belli koşullarda ise parçacık özellikleri göstermesidir. Dalga olarak mı yoksa parçacık olarak mı görüneceği ise onun nasıl gözlemlendiğine bağlıdır. Madde parçacıkları, eğer konumunu ortaya çıkaran bir gözlemde bulunulursa parçacık gibi, momentumunu (hız-kütle çarpımını) ortaya çıkaran bir gözlemde bulunulursa dalga gibi görünmektedirler. Maddenin bu ikili karakteri yalnızca atom seviyesindeki gözlemlerde (mikroevrende) ortaya çıkmaktadır. 

    Işık Hızı ve Einstein


 İşe önce, Einstein'ın çözmeye çalıştığı sorunu anlatmakla başlayalım. XX. yüzyılın başına kadar yapılan birçok deney, ışığın boşluktaki hızının değerinin, bir ''sabit'' olduğunu gösteriyordu; simgesi, Latince celeritas (hız) ismine adden "c'' olan bu hız, kabaca saniyede 300.000 km olarak biliniyordu. Birçok bilim insanı için bu değerin her yön için aynı olması, beklenmedik bir sonuçtu. Bunun nedeni, üzerinde yaşadığımız Dünya'nın, hem kendi çevresinde, hem de Güneş çevresinde dönmesi; dolayısıyla sürekli hareket halinde olması. Bu nedenle ışığın, bazı yönlerde farklı hızla yayılması bekleniyordu.
  Örneğin, eğer saatte 100 km hızla giden bir otomobili, saatte 90 km hızla takip edersek, otomobilin bize göre daha yavaş; saatte 10 km hızla gittiğini görürüz. Ne yazık ki, aynı işlem ışık için uygulanamıyordu. Gerçi Dünya'nın hızı (Güneş çevresinde, saniyede 30 km kadar) ışığın hızına göre oldukça düşük kalıyor ama; Dünya ne kadar yavaş olursa olsun, aynı yönde ilerleyen ışığın, biraz daha yavaş yayıldığını görmemiz gerekirdi. Uygun deneylerden en ünlüsü, Michelson-Morley deneyi. Bu denli küçük hız değişimlerini ölçebilecek hassaslıkta olmasına karşın, bu deneyde en küçük bir fark bile ölçülememişti. Bir anlamda, bütün deneyler Dünya’nın hareket etmediğini, yerinde durduğunu söylüyordu (Dünya ve Güneş sistemi konusunda edindiğimiz sağlam bilgilerin tam tersini). Bu son yorum, yani aslında hareket etmesine karşın Dünya’nın duruyormuş gibi görünmesi, bilim insanlarına pek yabancı değil. Birkaç yüzyıl önce Galileo'nun öne sürdüğü görelilik ilkesi, Dünya'nın hareketinin, bizim yaşamımız üzerine neden etkisi olmadığını açıklıyor. 

  Örnek olarak bir aracın yere göre 0,9c hızıyla (yani ışık hızının %90’ı) hareket ettiğini düşünelim. Bu aracın hareket doğrultusuyla aynı yönde, yine yere göre c hızıyla ilerleyen bir ışık ışını gönderelim. Bu durumda ışının, araca göre 0,1c hızıyla ilerlemesi beklenir. Buna karşın, yapılan bütün deneyler beklentimizin yanlış olduğunu, ışığın hızının yere göre de, araca göre de aynı, c değerine sahip olduğunu söylüyor. Bu oldukça garip bir şey: ışığın peşinden ne kadar hızlı giderseniz gidin, o hala sizden aynı hızla uzaklaşıyor. 

  Bu problemin, Einstein'ı uzun süre meşgul ettiğini ve İsviçre Patent Ofisi'nde çaıştığı sıralarda, yakın arkadaşı Michele Besso ile tartıştığını biliyoruz. Çözümü, 1905 yılı ilkbaharında buldu. Eğer aracın içindeki saatler daha yavaş işliyorsa, o zaman ışığın araca göre hızının hala c değerine eşit olması mümkündü. Fakat, görelilik ilkesini ihlal etmemek için, araçtaki gözlemcinin, saatlerin gerçekten yavaş işlediğini fark etmemesi gerekir. Bu da ancak çalışma ilkesi ne olursa olsun, bütün saatlerin aynı oranda yavaşlamasıyla mümkün olabilir. Örneğin, mekanik veya atomik, bütün fiziksel saatlerle beraber, bütün kimyasal saatler (eğer bir mum bir saatte yanıp bitiyorsa, araç içinde de oradaki saatlere göre bir saatte yanıp bitmeli) ve bütün biyolojik saatler aynı oranda yavaşlamalı (hücre bölünmesi için veya gözlemcinin sıkıntıdan patlaması için bir saat gerekiyorsa, araç içinde de bunlar oradaki saatlere göre bir saatte olmalı). Kısacası, bütün fiziksel olaylar aynı oranda yavaşlamalı. Ancak bu koşul altında araçtaki gözlemci, saatlerinin yavaşladığını fark edemez ve dolayısıyla arac›n hızıyla ilişkilendiremez; yani görelilik ilkesi güvendedir. (Günümüzdeki gelişmeler pek öyle göstermese de...)

  Doğal olarak, bu tip devrimsel iddiaları ortaya atmadan önce, bunları sağlam temellere oturtmaya ihtiyaç var. Einstein, bulduğu sonuçları yayımladığı makalede, bütün iddiaların sadece iki temel varsayımdan hareket edilerek elde edilebileceğini gösteriyor. Bunlar: (1) Görelilik ilkesi: sabit hızla hareket eden bütün gözlemciler için geçerlidir ve (2) ışığın hızı, bütün gözlemcilere göre c'dir. Tüm kuramın böylesine basit iki iddiaya dayandırılması, kuramın artılarından biri. Bu nedenle eğer bu iddialara itirazınız yoksa, o zaman özel görelilik kuramına da olamaz. Einstein, birbirlerine göre sabit hızla hareket eden iki gözlemci düşünüyor. Bu gözlemcilerden birisi, belli bir olayın nerede ve ne zaman olduğunu saptamış olsun. Bu durumda bir matematiksel dönüşümle, aynı olayın diğer gözlemciye göre yer ve zamanı, bunlar cinsinden elde ediliyor. Bu dönüşümün en önemli özelliği, zamanın göreli olması. Örneğin, iki olay arasında geçen zamanı her iki gözlemci daha farklı buluyor. Bu, Newton'un öne sürdüğü ''mutlak zaman'' kavramının yıkılması demek. Yani her yerde aynı işleyen, herkes için aynı bir zamandan söz edemiyoruz. Zamandan bahsederken, bunun hangi gözlemcinin saatine göre olduğunu söylemek zorundayız. Mutlak zaman diye bir şeyin olmaması dışında görelilik kuramı, zamanın olayların gerçekleştiği yerlere de bağlı olduğunu söylüyor. Örneğin, masanızda duran bir mumu belli bir anda yaktınız (A olayı). Bundan tam bir saniye sonra mumun söndüğünü varsayalım (B olayı). Mumun söndüğü anda, masadan 10 metre ötede bir saksı kırılsın (C olayı). Size göre A ve B olayları arasındaki süre ile A ve C arasında geçen süre aynıdır (1 saniye). Fakat size göre hareket eden bir başka gözlemci, A-B süresi ile A-C süresinin farklı olduğunu görecektir. Kısacası zaman, göreli olmasının dışında, ayrılmaz biçimde, olayların konumlarına bağlı. Birçok kişinin uzay ve zamandan beraber bahsetmesinin temel nedeni bu. Ne yazık ki bu ayrıca, görelilik dönüşümü formüllerini kullanmayı bilmeyen birinin bu kuramı anlamakta zorluklarla karşılaşacağı anlamına da geliyor.

 Görelilik kuramının en önemli sonuçlarından birisi de, ışığın boşluktaki hızının hiçbir şekilde aşılamayacağını söylemesi. Bu nedenle, en yakın yıldızları bir gün ziyaret etme planlarımız büyük engellerle karşılaşıyor. Çünkü bu yıldızlardan bize en yakını 4 ışık yılı uzaklıkta, yani ışığın 4 yılda alabileceği mesafe kadar. Dolayısıyla, bunlara ulaşmak için bugün yola çıksak, 4 yıldan önce amacımıza ulaşamayacağımız kesin. En az bir 4 yıl daha dönüş yolculuğunu eklerseniz, kaşiflerin neler bulduğunu öğrenmemiz için en az 8 yıl geçmesi gerekir. Bu, en iyimser tahmin; çünkü bir uzay gemisini ışık hızına yakın hızlara ulaştırmak bile çok zor, bugünkü teknolojinin ötesinde bir şey. İnsanlık, kendisinin sınırlanmasından pek hoşlanmadığı için, birçok kişi aslında böyle bir sınırın olmadığını, dolayısıyla bir gün aşılabileceğini düşünüyor. Üstelik, bugüne kadar bir şeylerin ışıktan daha hızlı gittiği birçok fiziksel olay öne sürülmüş ve bunların çoğu deneysel olarak da saptanmış. Ama hepsinde de, detaylı bir analiz sonunda görelilik kuramına aykırı herhangi bir şey bulunamamış. Burada amacımız, bu deneyleri inceleyerek, hangi anlamda kurama aykırı olmadığını anlatmak değil. Amacımız sadece, kuramın bu ünlü sonucunun nasıl elde edildiğini açıklamak. Mantık yürütmelerden bir tanesi şöyle: Duran bir cismi iterek hızlandırmak ve böylece ışık hızını geçmek istediğimizi düşünelim. Cismi iterken ona bir miktar enerji aktarırız. Sadece hareketinden dolayı, cismin sahip olduğu bu enerjiye biz ''kinetik enerji'' diyoruz. Einstein'ın ünlü enerjinin kütleye özdeşliği bağıntısı (E=mc²) uyarınca, bu kinetik enerji aynı zamanda kütle işlevi görecektir. Yani cismi iterek, toplam kütlesinin artmasına neden oluyoruz. Bu gerçek bir etki. Eğer tartabilseydik, cismin daha ağır olduğunu görebilirdik. Fakat, kütle artması etkisini, cismi iten kişi hisseder. Daha kütleli olduğu için, cisim artık daha zor hızlanacaktır. Böylece hızını aynı miktar artırmak için cisme daha fazla enerji aktarmamız gerekir. Bu da, kütlesinin daha da fazla artmasına neden olacaktır. Bu şekilde devam ettiğimizde, cisim ışık hızına yakın hızlara yaklaştığında, kütlesi inanılmaz boyutlara ulaşır. Özellikle cisim, tam olarak ışık hızına erişirse, sonsuz kütlesi, yani sonsuz enerjisi olması gerekir. Görebildiğimiz evrende bile ancak sonlu miktarda enerji olduğu için, cisme bu enerjiyi verebilmek dolayısıyla ışık hızına erişmek imkansızdır. Dolayısıyla bütün cisimler, ışıktan yavaş hareket etmeli. Cisimlerin ışık hızında veya daha hızlı gitme olasılıkları yok. 

Alıntıdır... 
Yazısı için Emre Oral'a teşekkürler...                                  # AydınAdam                  

Dünya: Yeni Bir Başlangıç (After Earth) | Filmler

Dünya: Yeni Bir Başlangıç (After Earth)


After Earth
(2013 ABD Yapımı)

Yönetmen: M.Night Shyamalan

Oyuncular: Will Smith, Jaden Smith

Film Hakkında:

Hikaye günümüzden uzak bir gelecekte, kurgusal bir dünyada geçer. Dünya içerisinde yaşayanlar tarafından terk edilmiş, insanlar artık yaşamlarını başka gezegenlerde sürdürmeye başlamıştır. Dünyaya yaptıkları bir yolculuk sırasında uzay gemileri arızalanan küçük Kitai ve babası Jack burada tuhaf yaratıklar ve korku dolu tehlikeli olaylarla mücadele etmek zorunda kalır.

'Altıncı His' ile gerilim türüne yeni ve öncül bir yorum getiren ve ardından çektiği yapıtlarla kendi ekolünü oluşturan M. Night Shyamalan imzalı filmin başrollerinde Will Smith ve oğlu Jaden Smith yer alıyor.



Fragmanı


After Earth - Yeni Bir Başlangıç izlesene.com

27 Ekim 2013

Samanyolu ve Andromeda galaksileri 4 milyar yıl sonra çarpışacak.

Samanyolu ve Andromeda galaksileri 4 milyar yıl sonra çarpışacak.


NASA’nın Hubble Uzay Teleskopu’nun çektiği görüntülere dayanarak araştırmalarda bulunan gök bilimciler, Samanyolu Galaksisi’nin en yakın komşusu Andromeda Galaksisi ile yaklaşık 4 milyar yıl sonra çarpışacağını açıkladı.



NASA, olası çarpışmanın nasıl olacağını gösteren bir video hazırladı. Kısa video, iki galaksisin çarpışmasının uzayda olağanüstü bir manzara oluşturacağını öne sürüyor.



Gök bilimciler, her ne kadar bir çarpışmadan bahsetse de, bu olayın tahmin edilenden çok daha düşük çapta olacağı ve iki galaksinin birbirine ‘sürteceği’ tahmin ediliyor.

ABD’nin Baltimore kentindeki Uzay Teleskop Bilim Ensitüsü (STScI), elde edilen en son bulguların ardından, “Samanyolu ve Andromeda’nın kaderinin ne olacağı konusunda yaklaşık 100 yıl süren tartışmaların sonunda, önümüzdeki birkaç milyar yılda yaşanacaklar hakkında artık elimizde net bir fotoğraf var” açıklamasında bulundu.
Samanyolu ve Andromeda Gökadaları Çarpışma Simülasyonu

Dünyadan gökyüzünün görünümü (En üst soldan itibaren)

- Günümüz
- 2 milyar yıl sonra
- 3.75 milyar yıl sonra
- 3.85 milyar yıl sonra
- 3.9 milyar yıl sonra
- 4 milyar yıl sonra
- 5.1 milyar yıl sonra
- 7 milyar yıl sonra




Enstitüde görevli olan Roeland van der Marel, “Yeni bulgular ışığında, Titanik’in buzdağına çarpmasını andıran bir kozmik olay yeni bir galaksinin oluşmasını sağlayacak. Bilgisayar simülasyonları, çarpışmanın 4 milyar sonra yaşanacağını gösteriyor” ifadesini kullandı.

 

BEYZBOL BENZETMESİ

ABD’li gök bilimciler, yaşanacak çarpışma için beyzbol benzetmesi yaptı. Bu durumda, Samanyolu Galaksisi beyzbol sopası, Andromeda ise beyzbol topu. Andromeda, Samanyolu’nun sahip olduğu hızın iki katı süratle üzerimize geliyor. Çarpışmanın süratiyle, iki galaksinin yörüngeleri darmadağın olacak, Samanyolu bugün bulunduğu galaktik merkezinden çok uzaklara gidecek.

Ancak iki galaksideki yıldızlar için endişelenmeye gerek yok. Aralarındaki mesafe o kadar fazla ki, yıldızların birbirine girme ihtimali neredeyse sıfır.


Karanlık Saat (The Darkest Hour) | Filmler

Karanlık Saat (The Darkest Hour)


Karanlık Saat (The Darkest Hour)
(2011 - ABD Yapımı)

Yönetmen: Chris Gorak

Oyuncular: Emile Hirsch, Rachael Taylor, Max Minghella, Olivia Thirlby, Dato Bakhtadze, Yuriy Kutsenko, Nikolay Efremov, Veronika Ozerova, , Artur Smolyaninov, Pyotr Fyodorov, Joel Kinnaman

Özeti: Gizemli bir şimşek fırtınasının ortasında Moskova’ya varan genç internet girişimcileri Sean (Emile Hirsch) ve Ben (Max Minghella), uluslararası ekonomik merkezde canlı bir yer tutan, para akışının olduğu ama iş alanlarının prensipsiz ilerlediği Rusya’ya, hayallerinin işini kurmaya giderler.

Turist olarak gezmekte olan Natalie (Olivia Thirlby) ve Anne (Rachael Taylor)’de Nepal’e giderken gerçekleşen beklenmedik bir uçak molası ile Moskova’ya inerler ve dünyanın en büyük eğlence anlayışına sahip şehirlerinden biri olan bu yerde zamanlarını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Bu iki grup Zvezda Gece Klubü’nün parıltısı altında tanışırlar; Moskova’nın güzelliğinin bir simgesi olan bu yerde Skylar (Joel Kinnaman), Sean ve Ben’i dolandıran İsveç iş adamı da vardır. Dünyanın dört bir yanından gelen gençlerin, süpermodellerin ve elit işadamlarının buluşma yeri olan klüp, uzaylıların istilası sonucu aniden tam bir karmaşaya dönüşür ve heryer kapkaranlık olur. Daha önceden nabzı hep yüksek atan şehir şimdi tüm güç kaynaklarından yoksun ve neredeyse tamamen terkedilmiş haldedir ve burayı ele geçiren gücün ne olduğu halen anlaşılmamaktadır.! Bu uzaylılar bildiklerinize hiç benzemiyordur ve hayatta kalan bir tek cesaret olur.


Fragmanı

Güneşte X1.7 ve X2.1 şiddetinde patlamalar - 25 Ekim 2013

Güneşte X1.7 ve X2.1 şiddetinde patlamalar - 25 Ekim 2013


25 Ekim 2013 tarihinde güneşte dev patlamalar meydana geldi. X1.7 şiddetindeki patlamayı X2.1 şiddetinde patlama takip etti. Patlamaların dünyaya herhangi bir etkisi olması beklenmiyor. Patlamalardan dolayı uzaya atılan radyasyonun uydular üzerinde önümüzdeki günlerde geçici bozulmalara yol açabileceği belirtiliyor.

  
                                                                                                                                                         Güneş 11 yıllık döngüsünün tepe noktasını yaşadığı 2013 yılında çok sayıda buna benzer patlama yaşadı. Zamanla azalacak patlamalarla güneşin faaliyetlerinde bir durgunluk gözlenecek. 1843 yılında keşfedilen 11 yıllık döngüler o tarihten itibaren sürekli olarak izleniyor.



                                                     Güneşte X 1.7 şiddetinde patlama - 25 Ekim 2013

Son yıllarda ise özellikle NASA'nın güneşi gözleyen uydularının sağladığı eşsiz görüntülerle   güneş hakkında çok detaylı bilgiler edinildi.
X2.1 şiddetinde güneş patlaması - 25 Ekim 2013

     Şu andaki 11 yıllık döngünün ilk X sınıfı patlaması Şubat 2011'de meydana geldi. Döngünün en              güçlü patlaması ise Ağustos 2011'de X6.9 ile gerçekleşti.
25 Ekim 2013 - Güneşteki X2.1 şiddetinde patlama
                      Güneş patlamaları zayıftan güçlüye C, M ve X olarak sınıflandırılıyor.
Güneş - 25 Ekim 2013

Astronomiye yön veren bilim adamları

Stephen Hawking (1942-      ): Evrenin büyük patlamayla başlayıp kara deliklerle sonlandığını gösteren, genel görelilik kuramı ile kuantum mekaniğinin birleşmesi gerektiğini dile getiren, yazdığı 'Zamanın Kısa Tarihi', 'Ceviz Kabuğundaki Evren' gibi kitaplarla milyonlarca okuyucuya ulaşan İngiliz bilim adamı. Detaylı biyografisi için buraya tıklayın.

Stephen Hawking
Carl Sagan (1934-1996): Astrobiyolojinin öncüsü olarak kabul edilen Sagan, bilimin popülerleşmesi ve halk nezdinde anlaşılması için yaptığı çalışmalarla bilinir. Cosmos adlı kitabı ve televizyon serisi ve Mesaj adlı romanı uzayda yaşam olabileceğini ve kainatta insanın yerinin daha iyi anlaşılmasına hizmet etmiştir. Detaylı biyografisi için buraya tıklayın.
Carl Sagan
James Van Allen (1914-2006): Dünya çevresindeki kendi adıyla anılan Van Allen radyasyon kuşaklarını keşfeden ABD'li bilim adamı.
James Van Allen
Jan Hendrik Oort (1900-1992): Samanyolu Galaksisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Hollandalı astronom galaksinin dönme hareketini açıklamış, sarmal yapıda olduğunu keşfetmiş ve kütlesini tanımlamaya çalışmıştır. Ayrıca kendi adıyla anılan güneş sistemi etrafında dönen kuyruklu yıldızlar kümesi olan Oort Bulutu hakkında da önemli çalışmalar yapmıştır.



Georges Lemaitre (1894-1966): Büyük patlama teorisini ilk ortaya atan rahip ve bilim adamı. Evrenin bir zamanlar bir atomun içinde sıkışmış olduğunu, parçalanan atomun evreni oluşturduğunu ileri sürdüğü görüşü önceleri kabul görmese de daha sonra bir çok delille birlikte kabullenildi.





Edwin Hubble (1889-1953): Evrenin sürekli genişlediğini ispatlayan, yıldızların uzaklaştıklarını bize ulaşan renklerindeki farklılaşmalar sayesinde ortaya koyan, Samanyolu'ndan farklı galaksiler de olduğunu ispatlayan bilim adamı. Detaylı biyografisi için buraya tıklayın.

Edwin Hubble


Albert Einstein (1879-1955): Işık hızı, özel ve genel görelilik kuramları, kütle-enerji eşdeğerliği ve benzeri birçok çalışmayla Newton mekaniğinin hakimiyetini yıkmış ve uzay konusunda devrim niteliğinde çalışmalar yapmıştır.




                                                                          Albert Einstein

Max Planck (1858-1947): Kuantum kuramını geliştiren, termodinamik yasaları üzerinde önemli çalışmaları bulunan, Planck sabiti ve Planck ışınım yasasını ortaya koyan bilim adamıdır.






John Herschel (1792-1871): Satürn ve Uranüs'ün uydularının adlandırılması, Jülyen gün kullanımı ve benzeri birçok çalışmaya imza atmış İngiliz gökbilimci.








William Herschel (1738-1822): Uranüs'ü ve iki büyük uydusunu, Satürn'ün uyduları Enceladus ve Mimas'ı, kızılötesi radyasyonu keşfeden İngiliz gökbilimci.







Edmond Halley (1656-1742): Kendi adıyla anılan Halley kuyruklu yıldızının kaşifi.






Isaac Newton (1642-1727): Evrensel kütle çekimini ve hareket kanunlarını ortaya koyan Newton, tarihteki en etkili bilim adamlarından biridir.

Sir Isaac Newton

Christiaan Huygens (1629-1695): Satürn'ün uydusu Titan'ı, Orion takımyıldızını keşfeden Huygens, ayrıca daha dakik saatler ve daha güçlü teleskoplar yapılmasına katkıda bulunmuştur.



Johannes Kepler (1571-1630): Gezegenlerin hareketlerini açıklayan Kepler kendi adıyla anılan 3 temel yasa ortaya koymuştur.



Galileo Galilei (1564-1642): Modern astronominin kurucusu olarak kabul edilen Galilei, teleskopla ilk defa gözlem yapan kişi oldu. Ayın kraterlerini, Jüpiterin uydularını, Satürn'ün halkalarını ilk kez gören kişi oldu.






Giordano Bruno (1548-1600): İtalyan filozof, rahip ve gökbilimci olan Bruno, o zaman kadar kabul edilegelen Aristo'nun kapalı evren görüşünü terk edip dünyadan başka birçok gezegenin varlığını kabul eden, Kopernik'in görüşlerini kabul ederek zamanın din alimleri tarafından ciddi baskılar görmüş, görüşlerinde ısrar etmesi üzerine yakılarak idam edilmiştir.






Tycho Brahe (1546-1601): Ciddi astronomik gözlemler yapan ve bu gözlemleri kullanan Kepler'in yasalarını oluşturmasında katkıları olan bilim adamı.






Nicolaus Copernicus (1473-1543): Dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü ilk kez dile getiren astronomdur. Kopernik'le birlikte dünyanın evrenin merkezi olduğu düşüncesi yıkıldı.







Ali Kuşçu ( 1403-1474): Osmanlı astronomi çalışmalarında önemli bir yer tutan Ali Kuşçu, Fethiye isimli kitabında zamanının astronomi bilgilerini toparlamıştır.




Ömer Hayyam (1048-1131): Dünyanın ilk rasathanesini kuran, Celali Takvimi'nin hazırlayan İranlı bilim adamıdır.






Eratosthenes (Yaklaşık M.Ö. 200 yılları): Dünyanın çevresini yaklaşık olarak doğru hesaplayan Mısır'da yaşayan bilim adamıdır.




Notlar: 1- Bilim adamları doğum tarihlerine göre sıralanmışlardır. Sıralama günümüzden geriye şeklindedir.
2- Yazıda verilen bilgiler internette çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Doğruluğunu başka kaynaklardan kontrol etmeden bilgileri kullanmanız sakıncalı olabilir.
3- Bilim adamlarıyla ilgili detaylı biyografik bilgiler yakında sitemizde olacaktır.
4- Bilim adamlarının en çok bilinen çalışmaları üzerinde durulmuştur. Tüm çalışmaları ayrıntılı biyografilerinde yer alacaktır.
5- Yazımızı kaynak göstermeden alıntı yapmamanızı önemle rica ediyoruz.
6- Liste henüz tamamlanmamıştır. Zamanla listenin daha zengin, daha güncel ve eksiksiz olmasını umut ediyoruz. Önerilerinizi lütfen yorum bölümünden iletiniz.