28 Nisan 2014

Mars'ta 200 bin yıllık su izi

Avrupalı gökbilimciler, Mars’ın güney yarımküresinde yer alan bir kraterin jeolojik yapısı üzerinde yaptıkları incelemelerde, yüzbinlerce yıl öncesine uzanan su izlerine rastlamış olabileceklerini açıkladı.




İsveç’in Göteborg Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, Mars’ta 200 bin yıl öncesinde sıvı halde su bulunduğuna dair yeni bilgiler sundu. Mars’ta bir kraterin yapısını inceleyen bilim insanları, iyi korunmuş su yolları ve akıntı kanalları tespit etti. Yapıların, Dünya’da gözlemlendiği gibi su ile ağırlaşarak bulunduğu eğimden akan maddelerin oluşturduğu izleri temsil ettiği ifade edildi.
Icarus dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, madde akışı durduğu zaman su kanallarında ortaya çıkan tortu içerikli öbekler ve setlerin, incelenen kraterde de yer aldığı belirtildi.
Andreas Johnsson ve meslektaşlarının gerçekleştirdiği araştırmada, uydular tarafından elde edilen görüntüler Norveç’in Svalbard takımadasında yer alan jeolojik özelliklerle karşılaştırıldı. Johnsson, Svalbard’da yaptıkları arazi çalışmasında elde edilen bilgilerle Mars krateri hakkındaki veriler değerlendirildiğinde sıvı suyun varlığının desteklendiğini belirtti.
Johnsson, kraterdeki sıvı su etkisiyle yaşanan oluşumun 200 bin yıl öncesine işaret ettiğini ve bu tarihin Mars’taki buz çağından 200 bin yıl sonrasına rastladığına dikkat çekti. Sıvı su izlerine ait oluşumların çok yeni olmasının kendilerini şaşırttığını söyleyen Johnsson, “Mars’ta su yolları sık rastlanan yapılar arasında. Ancak geçmişte incelediklerimiz çok daha eskiydi ve en son buz çağıyla bağlantılıydı. Ancak en son veriler buz çağının etkisinden çok uzak. Bu durum, çökeltileri oluşturan su akıntısının daha yakın zamanlardaki etkenlerden oluştuğuna işaret ediyor” dedi.
Mars çok daha soğuk ve karlıydı
Mars’ın güney yarımküresindeki orta enlemlerle kalan kraterin, Mars’ın bir zamanlar nemli veya buzul olduğu dönemlerde yaşanan meteor çarpmasıyla oluştuğu düşünülüyor.
Kraterdeki çökelti akıntılarının ilk olarak çatlak veya faylardan kaynaklandığını düşünen araştırmacılar, daha yakından inceleme yaptıklarında bu tür yapılar göremedi. Johnsson, suyollarının Mars’ta kar oluşumunun mümkün olduğu zamanlarda eriyen buzdan kaynaklandığını düşündüklerini belirtti. Araştırmacılar, geçmişte yörünge ekseni daha eğik olan Mars’ın gerekli şartları sunduğunu düşünüyor.
Kaynak: Redorbit

26 Nisan 2014

Venüs Gezegeninin Yüzeyi ve Kraterleri

Venüs'te, muhtemelen sınırlı bir bilginin ötesinde, levha tektoniği konusunda bir kanıt yoktur. Gezegenin, en azından yakın geçmişinde, geniş bazaltik lav ovalarının püskürmesiyle ve daha sonra da bunların üzerinde yanardağların oluşmasıyla, ısı transferi gerçekleşmiş görünüyor.

Magellan aracının yaptığı araştırmanın en çarpıcı bulgularından birisi, gezegende çarpma kraterlerinin az olmasıdır. Çapı bir kilometreye kadar olan ve gezegene çarpması halinde, 15 kilometre genişliğinde kraterler açabilecek meteoridler, Venüs'ün atmosferini delip geçememektedir. Ama işin ilginç yanı, daha büyük çaplı kraterlerin de son derece az olmasıdır. İç Güneş Sistemindeki asteroid ve kuyruklu yıldızların gözlenen bolluğu ve Ay yüzeyindeki kraterlerin sayısı, Venüs'e çarpacak göktaşları konusunda bir fikir vermektedir. Bu ise her bir milyon yıl için 1,2 krater olarak düşünülmektedir. Magellan ise, gezegen düzeyine rasgele dağılmış, yalnızca 963 krater sayabilmiştir. Bunun anlamı ise gezegenin ilk 3,7 milyar yıllık tarihine ait kraterlerin, bir biçimde örtülmüş olmasıdır.

21 Nisan 2014

Kanserin tedavisi Uzay'da aranacak!


Danimarka, yerçekimsiz ortamın kanser hücreleri üzerindeki etkisinin araştırmak üzere Uzay'a kanser hücreleri gönderecek.
Yerçekimsiz ortamdaki kanser hücrelerinin, yerçekiminin olduğu ortama göre yüzde 30 daha fazla öldüğünün tespit edilmesinin tespit edilmesinin ardından çalışmalara hız verildi.
Yer çekimsiz ortamda kanserli hücrelerin ölümüne neden olan mekanizmayı çözerek bu yönde ilaçlar üretmeyi amaçlayan Arhus Üniversitesi, bir tiroid hastasına ait 6 milyon kanser hücresini Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) gönderecek.
Arhus Üniversitesi proje yetkilileri, "Çekimsiz ortamdaki kanserli hücre ölümlerinin proteinler tarafından tetiklendiğini biliyoruz ancak detaylı bilgiye sahip değiliz. Bu sorunun cevabını bulabilirsek kanser tedavisinde yeni ilaçlar geliştirebiliriz" dedi.
Deney malzemesinin 18 Nisan'da ABD'den uzaya gönderilmesi bekleniyor.
Üç gün içinde istasyona varması beklenen hücreler, 1 ay boyunca uzayda duracak ardından bir kapsülle geri gönderilerek Kaliforniya sahili civarlarında Pasifik Okyanusu'na düşecek.
Hücreler geri geldikten sonra başlatılacak çalışmanın sonuçlarının 1 yıl sonra açıklanması bekleniyor.
Kaynak: AA

10 Nisan 2014

Albert Camus ve ''Düşüş''

XX. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasının kuşkusuz en etkili adlarından biri olan Albert Camus, gerek Başkaldıran İnsan ve Sisifos Söyleni gibi felsefi kitaplarında, gerek Yabancı, Veba, Sürgün ve Krallık gibi edebi yapıtlarında, insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorgular. Ölümüne yakın, 1956'da yayımladığı Düşüş, modern insanın, kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının romanıdır. Parisli saygın bir avukat, soylu  davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean -Baptiste Clamence, Amsterdam'da köhne bir bar'da, geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence'ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun ''düşüş'ü hepimize ulaşır. Camus'nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkar bir romandır.



Aslında kitap için roman demek pek doğru değil. Camus'nün, Düşeş'i 99 sayfalık monologdur. Clamence, yaşantısını sorgular. Dedektif ve sanık ta kendisidir. Öte yandan sorgulamanın sonucu ağızda acı bir tat bırakır. Oscar Wılde'ın deyişi ile ''Ziyan olmuş hayat yoktur, sadece gelişimi durmuş hayatlar vardır.'' Clemence'ın Amsterdam'da köhne bir bar'da oturduğu sırada hayatının gelişimi durmuştur. Camus, Clamence'ın mesleğini avukat olarak seçmiş ve hukuk ismini verdiğimiz şeye epeyce giydirmiştir. Kitap 99 sayfa olmasına rağmen bir çok konuya değinen, okuyucuya anlatmak istediklerini, lafı dolandırmadan anlatan bir eser. Yazar ile tanışmak isteyenler için Düşüş iyi bir seçim olabilir.


''Hiç değilse şunu öğreniyordum ki, ben ancak onların suçunun bana hiçbir zarar vermediği ölçüde suçluların, sanıkların yanında bulunuyordum. Onların suçluluğu benim güzel konuşmama neden oluyordu, çünkü onların kurbanı ben değildim. Kendim tehdit altına girdiğim zamansa, yalnız ben de bir yargıç kesilmek ile kalmıyor, daha da fazlası olmak istiyordum: Her türlü yasanın dışında suçluyu tepelemek ve dize getirmek isteyen öfkeli bir efendi. Bundan sonra, aziz hemşerim, kendini bir adalet timsali ve saçı bitmedik yetimlerin doğuştan savunucusu sanmaya ciddi biçimde devam etmek çok zordur.''



Clemence, işte yukarıdaki sözler ile çok samimi bir itirafta bulunuyor. İnsan doğası gereği, bencil ve namkör bir yaratıktır. İnsanlar yeryüzünde eti ve kemiği ile bulunduğu sürece de böyle devam edecektir. Ayak bastığımız yerin etrafında dünya dönecektir. Düşüş insanın absürtlüğünü tüm çıplaklığı ile gösteriyor. Söz konusu biz olduğumuzda, diğer her şey ötekileşir. Öte yandan Clemence'ın aşk hakkındaki düşünceleri ilginizi çekecektir.



''Tabii, gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. Bunların dışında boş gurur ve can sıkıntısı vardır.''


''Sevmek ve sevilmek ihtiyacında olduğumdan, aşık olduğumu sandım. Başka deyimle, aptallık ettim.''


''Erkek genellikle kadının yatağında tutuklanır.''


''Issız ada aramadım, ıssız ada kalmadı artık. Yalnızca kadınlara sığındım''


Karakterimiz için kadınlar tehlikelidirler. Seks yolu ile erkeği köleleştirebilirler ve erkeklerin duygularını sömürüp, ruhlarını da bedenlerini de satın alabilirler. Ben daha fazla yazmayacağım. Bu bir inceleme değil. Yalnızca yazar ve eseri hakkında kısa bir tanıtım olacaktır. Düşüş'ü okuyup bitirdiğiniz de o zaman hissettiklerimi sizlerde hissedeceksiniz.


Yazan : Asil Can

8 Nisan 2014

Evrenin Başlangıç Koşullarına Farklı Bir bakış açısı

EVRENIN BAŞLANGIÇ KOŞULLARINA FARKLI BIR BAKIŞ AÇISI
Evrenin başlangıç koşullarını, evrenin ilk anlarında ki durumları açıklayabilir miyiz ? Yasaların dayandığı sabitlerin değerlerini ( parçacık kütleleri, kuvvet şiddetleri vs.) , belli bir matematiksel denklem grubunun neden fiziksel evrenin şu ya da bu yönününü tanımladığını açıklayabilir miyiz ?
Çoklu evren modelleri, bu sorulara bakış açımızı kökten değiştirme potansiyeline sahiptir. Başlangıç koşulları evrenden evrene değişebilir ve genellikle de değişecektir. Bu yüzden parçacık düzenlemelerinin dayandığı temel bir açıklama yoktur. Böyle bir açıklama istemek yanlış soruyu sormak olur.

Çoklu evren yapısına tek evren anlayışıyla bakmak anlamına gelir. Her evrende farklı Higgs alan değerleri, farklı parçacık kütlerlerine ve kuvvet özelliklerine yol açar.
Bu Çoklu Evrenler bağlamında, evrenin başlangıç koşullarını analiz edecek olursak, ölçtüğümüz parçacık ve kuvvet özelliklerinin açıklamasını istemek yanlış olacaktır.
Kısacası, farklı evrenlerin farklı yasaları olacaktır. Biz kendi evrenimizde belli bir takım yasaları izliyoruz çünkü bu yasalar bizim varoluşumuzla bağlantılı olan yasalardır.
Eğer iddia edildiği gibi 10 üzeri 500 Çoklu Evren var ise her türlü olasılık ve koşullar her evrende farklı olmuş olabilir. Sebepsiz, tesadüfi bir şekilde ...
Kaynak : Saklı gerçeklik ( Brian Greene) Yazan : Inanc Kaya Kızılkaya

Kuantum Çoklu Evrenler

KUANTUM ÇOKLU EVRENLER
Büyüklüğü önemli olmaksızın, maddi olan her şey moleküllerden, atomlardan ve atomaltı parçacıklardan oluşur. Bu bakış açısı Everett`i kuantum mekaniğinin Çoklu Dünyalar yaklaşımına ve Kuantum Çoklu Evreni anlayışına götürdü.
Elli yıldan fazla bir süre sonra, Everett`in yaklaşımının doğru olup olmadığını hala bilmiyoruz. Ama kuantum kuramının dayandığı matematiği ciddiye ( Tam anlami ile ciddiye) alarak Everett bilim dünyasının en önemli buluşlarından birini yapmış olabilir.
Çoklu Evren Modelleri varlıklarını sayılara ve denklemlere borçludur. Bu varsayımı fazla ciddiye aldığımızı ya da belki de yeterince ciddiye almadığımızı zaman gösterecektir.
Bilim insanlarını paralel dünyalar üzerine düşünmeye sevk eden matematiğin hepsinin veya bir kısmının gerçeklikle ilişkisi kanıtlanırsa, Einstein`ın meşhur sorusunun, yani evrenimiz sahip olduğu özelliklere sırf başka evrenler mümkün olmadığı için mi sahiptir sorusunun yanıtı kati bir " HAYIR " olacaktır.
Evrenimiz, mümkün olan tek evren değildir. Özellikleri çok farklı olabilirdi. Pek çok çoklu evren önerisinde, o çoklu evreni oluşturan diğer evrenlerin özellikleri de farklı olacaktır.
O halde, belli şeylerin neden oldukları gibi olduklarının esastan bir açıklamasını aramak anlamsızdır. Bunun yerine, istatistiksel olabilirlik ya da basit rastlantıyı kozmos kavrayışımıza ( olağanüstü geniş bir kozmos) kararlı bir şekilde dahil edebiliriz.
Ulaşacağımız sonuç bu mudur kimse bilmiyor. Fakat sadece yılmadan çalıştığımız takdirde kendi sınırlarımızı keşfedebiliriz. Sadece kuramların peşinde akılcı bir şekilde koştuğumuz taktirde gerçekliğin enginliğini gözler önüne serebiliriz.
Kaynak : Saklı Gerçeklik ( Brian Greene) Yazan : Inanc Kaya Kızılkaya

Matematiğe İnanmaIımıyız ?



MATEMATIĞE INANMALI MIYIZ ?
Keşiflerle dolu yüzyıllar fazlasıyla açıklığa kavuşturmuştur ki fizikteki büyük devrimler çoğunlukla matematiğin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Einstein`ın matematikle anlaşılması güç dansı bunu gözler önüne seren bir örnektir.
Masa başında gerçek dünya ile ilintisi kanıtlanan haddinden fazla miktarda matematiğe ev sahipliği yapmış olsa da kuramcıların kurcaladığı her denklemin, kabul gören önemli bir bilgi mertebesine erişmesi çok zordur.
Peki hangi denklemin ne kadar ciddiye alınması gerekiyor ? Işte matematiğin sanat ve önsezi ile buluşması bu noktada başlıyor. Ikna edicii deneysel ya da gözlemsel sonuçlar olmadan, hangi matematiğin ciddiye alınması gerektiğine karar vermek bir bilim olduğu kadar sanattır da.
Bunu çok güzel bir örnek olan James Clerk Maxwell`in 1800`lü yılların sonunda ışığın bir elektromanyetik dalda olduğunu fark ettiğinde, denklemleri ışık hızının saniyede 300.000 km ( Deneylerde ölçülenlere çok yakın bir değer) olması gerektiğini göstermişti. ancak denklemlerinde şu sorunun yanıtı yoktu : Neye göre saniyede 300.000 km ? Bilim insanları, uzayı kaplayan görünmez bir maddenin, görünmeyen bir harektsizlik standardı oluşturduğunu ileri sürerek geçici bir çözümün peşinden gittiler.
Ancak 20. Yüzyılın başlarında Einstein, araştırmacıların Maxwell`in denklemlerini daha ciddiye almalari gerektiğini öne sürdü. Eğer Maxwell`in denklemleri bir hareketsizlik standardına atıfta bulunmadıysa, bir hareketsizlik standardına gerek yoktu.
Einstein`in ısrarla söylediği gibi, ışık hızı her şeye göre saniyede 300.000 kilometredir. Kısacası, herkesin Maxwell`in matematiğine erişimi vardı fakat bu matematiği tam olarak kavramak için Einstein`ın dehası gerekti.
Einstein, genel görelelik kuramını geliştirirken, çağdaşı fizikçilerin çok az bildiği ya da hiç bilmediği matematik alanlarında artık çok ustalaşmıştı. Genel göreliliğin artık son denklemlerini yazarken sağlam fizik sezgisiyle bu matematiksel yapıları son derece usta biçimde bağdaştirabilir duruma gelmişti.
1919`da güneş tutulması, genel göreliliğin yıldızların ışığının eğri bir yol izlemesi gerektiği öngörsünü doğrulayınca, Einstein kendinden gayet emin bir şekilde " Eğer sonuçlar farklı çıksaydı sevgili Tanri adına üzüntü duyardım çünkü kuramım doğru " demiştir. Onun bu sözleri, bir matematiksel denklemler dizisinin kendi pürüzsüz iç mantığıyla, kendi iç güzelliğiyle ve geniş uygulanabilirlik potansiyeliyle gerçekliği nasıl tanımladığını çok iyi ifade ediyor.
Matematik bütün bilimlerin temel yapıtaşıdır, matematiksel ispati olmayan bir teori ciddiyetten her zaman uzaktır....
Kaynak : Saklı Gerçeklik ( Brian Greene )
Yazan : Inanc Kaya KIzilkaya

7 Nisan 2014

"Ölüm Bahçesi" İmza Kampanyası

'ÖLÜM BAHÇESİ' OLARAK BİLİNEN HAYVANAT BAHÇESİNE İMZA KAMPANYASI

 Endonezya'nın en büyük hayvanat bahçesi olan Surabaya Hayvanat Bahçesi'nde kelimenin tam anlamıyla bir kabus yaşanıyor. Burada yaşanan dehşeti görmek için insanlar 1 dolar ödeyip içeriye girebiliyorlar. Burası hayvanlar için temel bakım, beslenme ve uygun yaşam koşullarından yoksun. Uyarı: Bu konuda hassas olanlar için fazlasıyla rahatsız edici fotoğraflar bulunmaktadır.  ... 


İMZA KAMPANYASI ;











6 Nisan 2014

Goril Toto




Okurlarımızdan Sn. Buket Yalçın tarafından gönderilen hoş bir kare... Fotoğraf 1940 yılında National Geographic'te yayınlandı. Fotoğrafta Kenneth Hoyt isimli bir kadın ile Toto isimli bir goril poz veriyor. 

Hoyt, 1932 yılında Küba'nın Havana kentinde Toto'yu 3 aylıkken buldu. Gorilin babası Fransızların elinde olan Kongo'da öldürülmüştü. Afrikalı yerliler de, Hoyt ailesinin koruması altında olmasına rağmen, haberleri olmaksızın Toto'nun annesini katlettiler.

Toto'nun da ölecek olmasından korkan Bayan Hoyt, Afrikalı bir hemşire tuttu ve insan sütüyle Toto'ya bakmaya başladı. 8 sene sonunda ise bu fotoğraf ortaya çıktı.


Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

ABD Donanması robot itfaiyeci deniyor

Bu yaz ABD Donanması tarafından yoğun sıcaklığa dayanacak şekilde tasarlanmış yangın söndürme robotları test edilecek.



Gemide Özerk Yangın Söndürme Robotu Virginia Tech ve diğer ABD üniversitelerinde mühendisler tarafından geliştirildi.
Bu robotlardan çeşitli görevleri gerçekleştirmesi bekleniyor.
Dengeleme, vanaları döndürmek, yangın hortumunu toplayıp, sürüklemek ve ateşe su sıkmak...
Hayatta kalanları aramak için bir görme sistemi de var.

Robotların denemesi yapılacak
Donanma Araştırma Ofisi sitesinde "Insan ölçekli otonom robotlar insan İtfaiyeciler ile sorunsuz çalışma yeteneğine sahipler" deniyor.
Virginia Tech ve California üniversiteleri tarafından yapılan robotun iki türü açığa alınan USS Shadwell gemisinde test edilecek.
Denenecek robotlardan biri yaklaşık 1,5 metre boyunda.
Diğeri ise biraz daha uzun ve daha gelişmiş olacak.

Sentetik askerler
Robotlar askeri alanda giderek daha çok kullanılıyor.
Pentagon'a bağlı Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı bir dizi savaş robotlarına sahip.
Aynı zamanda akıllı malzemelerden yapılmış gereçler ile askerlerin yeteneklerini geliştirmenin yolları üzerinde çalışıyorlar.

Yapay yaşam mı yaratılıyor?
Bu hafta da biyoloji ve mühendislik arasındaki kesişim üzerinde araştırma yapacak yeni bir birim kurulduğu duyuruldu.
Bu birim insan yapımı süper malzemeler, yenilenebilir yakıtlar ve güneş hücreleri üzerinde çalışacak.
Bu çalışmalar bazı yorumcuların uzun vadede yapay yaşam yaratmak için mi çalışılacağı sorularına yol açtı.
Ama , eğer uzun vadeli sormak için bazı yorumcuların açtı ,askeri de yapay yaşam oluşturmak için çalışacağız.
Geleceğin teknolojilerine adanmış bir web sitesi olan Motherboard'dan Meghan Neal "İnsanı düşündürüyor: Savaşlara yapay insanlar gödermek varken neden mekanik robotlar ile vakit kaybedesin ki?" diye sordu.

Satürn'ün Uydusu Enceladus'ta Dev Okyanus

Bilim insanları, Satürn gezegeninin 6. büyük uydusu Enceladus’un buz yüzeyinin derinliklerinde dev bir okyanus olduğuna dair en net delilleri buldu.

Konuyla ilgili bilim dergisi Science’ta yayımlanan araştırmaya göre; yaklaşık 500 kilometre çapındaki Enceladus’un içinde büyük bir okyanus bulunuyor.
Uydunun yer çekimi özelliklerini inceleyen gök bilimciler, buz kaplı yüzeyin 30–40 kilometre altındaki okyanusun derinliğinin 10 kilometreyi aştığını belirtiyor.
Uzmanlara göre, söz konusu su kütlesi, bilinmeyen deniz canlılarına ev sahipliği yapıyor olabilir.
Enceladus’ta bir okyanus olabileceği teorisi, 2005’te NASA’nın Cassini uydusunun Güney Kutbu’nda su buharı ve buz püskürten volkan ağızları keşfetmesiyle ortaya çıkmıştı.
NASA’nın California’daki Jet Tahriki Laboratuarı’ndan Sami Asmar, “Uydunun yer çekimi varyasyonlarını anlamak için, hız ölçen radar silahı ile aynı prensipleri içeren Doppler Efekti yöntemini kullandık. Cassini’nin gönderdiği veriler, bize aşağıda bir okyanus olduğunu gösterdi” dedi.
Enceladus uydusu, İngiliz gökbilimci Frederick William Herschel tarafından 1789 yılında keşfedilmişti.

Ay'ın önemli sırrı açığa çıkıyor!

Gökbilimciler, nasıl ve ne zaman oluştuğuna dair tartışmaların sona ermediği Ay hakkında yeni bir teori ortaya attı. Yeni araştırmalaBilim insanları, Ay’ın oluşumuna yönelik bir model geliştirdi. Uluslararası bir araştırma ekibinin öne sürdüğü model, Ay’ın, Güneş Sistemi’nin doğumuna rastlayan 4.5 milyar önce Dünya ile bir başka gezegenin çarpışmasından doğduğunu savundu.




Yeni teoriye göre Ay, Güneş Sistemi’nin doğumundan itibaren ilk 100 milyon yıl içinde Dünya ile Theia adı verilen, Mars büyüklüğündeki bir gezegenin çarpışmasından ortaya çıktı. Çarpışma sonucu Dünya’nın büyük bir kısmı eridi ve gezegenimizden ayrılan kozmik enkazın yüzde 40’ı Ay’ı meydana getirdi. Gökbilimciler, Ay’ın oluşum süreci esnasında Dünya’nın birçok dev çarpışmaya sahne olduğunu ve en son çarpışmanın Ay’ı doğurduğunu düşünüyor.
Kimyasal yapıları çok benzer
Sayısal simülasyonlar ve Dünya'nın mantosunun kimyasal bileşenine dayalı yeni hesaplama yöntemlerini kullanan bilim adaları, bugüne kadar Ay'ın daha önce oluştuğuna ilişkin teorileri çürüttü. Araştırma ayrıca, Dünya'nın Güneş Sistemi'nde, oluşumu en uzun süren gezegen olabileceğini de ortaya koydu.

Daha önce bazı bilim adamları, Ay'ın Güneş Sistemi'nden sadece yaklaşık 30 milyon yıl sonra, yani günümüzden 4 milyar 537 milyon yıl önce oluştuğunu iddia etmişti. Bazıları ise Ay'ın Güneş Sistemi'nden 50 milyon, hatta 100 milyon yıl sonra oluştuğunu savunuyordu.
Gökbilimciler, geçmişteki araştırmalarında Theia ile Dünya’nın kimyasal yapılarının birbirinden çok farklı olduğunu öne sürmüştü. Ancak yakın dönemdeki araştırmalar, Ay ile Dünya’daki elementlerin izotopların benzerliğini ortaya koyarken, eski teoriyi de çürüttü.
Space.com’a konuşan Fransa’nın Cote D’Azur Gözlemevi’nden Seth Jacobson,  “Atomik seviyede Ay ile Dünya’nın aynı olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum Ay’ı oluşturan dev çarpışma modelini değiştiriyor” ifadesini kullandı.
Güneş’in oluşumundan 95 milyon yıl sonra
Nature dergisinde yayımlanan araştırmada, Ay’ın gerçek yaşını ortaya koyabileceği gibi, Dünya ile sakladığı benzerliklerin sebeplerini de gün yüzüne çıkarabilir. Güneş Sistemi’nin kayalık gezegenleri Merkür, Venüs, Mars ve Dünya’nın nasıl oluştuğunu anlamak için 250’den fazla model geliştiren Jacobson ve ekibi, Ay’ın Dünya’dan önce veya sonra oluşup oluşmadığı ihtimalini araştırdı.
Eğer Ay’ı oluşturan çarpışma Güneş Sistemi’nin oluşumunun ardından yakın bir döneme rastlıyorsa, Dünya’da biriken kozmik enkazın fazla; aksi takdirde az olacağı belirlendi. Çarpışma vaktini belirlemek için Dünya’nın mantosundaki elementlerin değişimi analiz edildi ve iridyum ve platin gibi demir zengini materyallerle birleşmeye eğilimli elementlerin Dünya’nın çekirdeğine olan hareketi çıkarıldı.
Büyük bir patlamanın ardından zamanla mantodan kaybolarak çekirdeğe inmesi gereken elementlerin bugün halen mantoda bulunması, Ay’ı oluşturan büyük ve en son çarpışmanın, Güneş Sistemi’nin doğumundan 95 milyon yıl önce yaşandığını öne sürdü. Jacabson, bu sürenin 32 milyon yıl ileri veya geriye çekilebileceğini belirterek, Dünya ile Ay arasındaki kimyasal benzerliğin de daha iyi anlaşıldığını belirtti.

Kaynak: Space.com ve AAr, Ay’ın neredeyse Güneş kadar yaşlı olabileceğini öne sürdü.