30 Ocak 2014
1A TÜRÜ SÜPERNOVALAR NEDİR?
Yıldızlar nükleer yakıtlarını bitirdikleri zaman, dışarıya doğru olan ve yıldızın çekirdeğindeki nükleer füzyondan kaynaklanan basınç azalır ve yıldız kendi ağırlığı altında çökmeye başlar. Yiıdızın çekirdeği kendi kendini ezerken sıcakıiğı ani olarak yükselir, bu da kimi zaman yıldızın dış katmanlarını parlak bir göksel havai fişek gösterisiyle dışarı püskürten devasa bir patlamayla sonuçlanır.
Böylesi bir patlama süpernova patlaması olarak bilinir, patlayan tek bir yıldız, haftalar süresince bir milyar güneş parlaklığında ışık verir. Bu, gerçekten akıllara durgunluk vericidir. Hemen hemen tüm bir galaksi parlaklığında ışık veren tek bir yıldız !
Farklı yıldız türleri, farklı boyutlarda, farklı atom bolluklarında vs. ,farklı süpernova türlerine yol açabilir ama yıllar boyunca astronomlar belirli bazı süpernova patlamalarının her zaman aynı gerçek parlaklıkla ışıdığını fark ettiler. Bunlar 1a türü süpernova patlamalarıdır.
1a türü süpernovaların özellikleri ise : Bir beyaz cüce yıldız vardır, kendi nükleer yakıt stoğunu bitirmiştir ve yıldız kendi süpernova patlamasını başlatamayacak kadar küçük kütlelidir. Işte bu durumda kendine yakın yoldaş yıldızından kendine madde çeker.
Cüce yıldızın kütlesi özel bir kritik değere, Güneş`in kütlesinin 1,4 katına ulaştığında, yıldızı süpernovaya dönüştüren kaçak bir nükleer reaksiyon başlar.
Patlamaları ile ortaya çıkan ışığın şiddeti önce hızla artıp daha sonra yavaş yavaş azalarak belirgin bir fark sergilediği için, bir süpernovanın 1a türü olduğunun belirlenmesi oldukça kolaydır. Ama 1a türü süpernovayı gerçekten patlama sırasında yakalamak çok büyük bir olaydır, çünkü bu tür süpernovalar tipik bir galakside birkaç yüzyılda bir patlarlar.
Buna rağmen, binlerce galaksinin aynı anda gözlenebilmesini sağlayan geniş açılı ve yüksek teknoloji ürünü olan teleskoplar sayesinde biliminsanları, Dünya`dan çeşitli uzaklıklarda 50 kadar, 1a türü süpernova bulmayı başardılar.
Şiddetle öneriyorum...Bu yazıyı Okumalısınız.
Merhaba. ben 27 yaşındayım, adım b. evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. ilkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. ilkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. onun dışında çok sıkıldım. bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli "allah karanlıktaki karıncayı bile görür" demesi yüzünden paranoyak oldum. bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.
ilkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. ilkokuldan sonar hazırlık okudum. bak o güzeldi. sonra ortaokul ve lise. bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand'ı öldürmesinden ibaretti. bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. blok fülüt çalmaya devam ettim. sandıktan takla attım. mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.
hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. çılgın gibi test çözdüm. trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. üniversiteyi kazandım. ilerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. sonra sülfürik asitle elimi yaktım. bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.
yaşım 24'ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. maya çalışması verdiler bana. "kanser?" dedim, "maya da iyidir" dediler. yüksek lisansı bıraktım.
iş aramaya başladım sonra. istanbul'da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand'ı, tca siklusunu ezberlemiştim. blok fülüt bile çalmıştım! bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!
bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. çünkü hak etmiştim bence. en çok sandıktan takla atarken haketmiştim! iki yıl oldu. iki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. iki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. iki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. iki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.
merhaba, ben b. birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile "ich bin acht un zwanzig jahre alt" demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7'sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7'sinden nefret ediyorum ...
merhaba, intihar edelim mi ... ?
Alıntı : Ekşi Sözlük
Beklemiş Muzlar Sağlık Açısından Daha Yararlı
ortaya çıktığı ve bu maddenin anormal hücreleri yok ettiği tespit edildi.Muzun üzerindeki siyahlıklar ne kadar fazla ve koyu ise muzun bağışıklık
sistemini güçlendirici etkisi o kadar artıyor.Yani muz ne kadar olgunlaşmışsa,o kadar anti-kanser özelliğine sahip.
Üzerinde siyahlıklar bulunan sarı kabuklu bir muz,yeşil kabuklu muzdan 8 kat daha güçlü.
Günde 1 muz bağışıklık sisteminizi güçlendirir.
29 Ocak 2014
Başarılı Türk Kızı Amerika’ da yaptığı çalışmalarla ismini duyurmaya devam ediyor
Canan Dağdeviren, Amerika’ da yaptığı başarılı çalışmalarla ismini duyurmaya devam ediyor.
2009 yılında ilk defa verilemeye başlanan Fulbright Doktora Bursu’nu Türkiye’de kendi alanında ilk sırada kazanan Dağdeviren, 'The University of Illinois at Urbana, Champaign’de (UIUC) 'Material Sci. and Eng.' bölümde doktora eğitimi almaya hak kazandı. Canan Dağdeviren, fizik, elektronik, kimya, malzeme, mekanik ve tıp alanlarının kapsamına giren esnek ve katlanabilir vücut içine ve deri üstüne yapıştırılabilir elektronik aletler üzerine çalışmalar yapıyor.
Amerika’nın saygın dergileri arasında olan 'Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS)'te yayınlanan çalışması; kalbin, akciğerin ve diyaframın haraketi ile elektrik enerjisi üreten, ve bu enerjiyi depolayan esnek, ultra ince aleti anlatmakta.
Arizona Üniversitesi'ne bağlı hastanenin kalp merkezinde, kalp boyutları insan yakın olan koyun, dana ve domuz üzerinde yaptığı deneylerden başarılı sonuçlar aldığını belirten Dağdeviren, iç organların hareketi ile elde edilen enerjinin, kalp pilini çalıştırmak için yeterli olduğunu gördüğünü kaydetti. Dağdeviren şöyle konuştu; “Bu teknoloji, günümüzde kullanılan büyük boyutlu, maliyetli ayrıca kalp ile herhangi bir mekanik yakınlığı bulunması mümkün olmayan teknoloji için yeni kapılar açıyor. Tamamen esnek, kağıt gibi katlanabilir-bükülebilir alet, kıvrımlı hatlara sahip organlar ile sıkı kontak kurabiliyor. Bu sayede enerji verimliliği yüksek ve organların hareketini sınırlamayan bir sistem oluşturulmuş oluyor.”
Dağdeviren'in bu ay patentini aldığı çalışması, şuana kadar Amerika’ da Smithsonian Magazine, Popular Mechanics, CBS News, LA Times, BBC News, Chemical and Engineering News, New Scientist, Chemistry World gibi birçok haber portalı tarafindan yayınlandı.
Bu proje fikri ile, 2012 de 40.000 kişilik öğrenci içinde seçilerek 10 bin dolarlık 'Uluslararası Maria Pia' ödülünü kazanan Dağdeviren, önümüzdeki temmuz ayından itibaren Harvard Üniversitesi tıp fakültesinde yapay deri ve organlar üzerinde çalışmaya başlayacak.
Öğrencilik hayatı başarılarla dolu olan Dağdeviren’ in bu çalışması tıkanan kalp damarlarını veya çalışması aksayan kalbi değiştirmeye imkan sağlayacak. Dağdeviren'in araştırmasında geliştirdiği bu parçalar aynı zamanda fonksiyonel olup; basınç, sıcaklık, kan akışı gibi değerleri okuyup, kendi enerjisini kendisi üretebilecek.
Amerika’nın saygın dergileri arasında olan 'Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS)'te yayınlanan çalışması; kalbin, akciğerin ve diyaframın haraketi ile elektrik enerjisi üreten, ve bu enerjiyi depolayan esnek, ultra ince aleti anlatmakta.
Dağdeviren'in bu ay patentini aldığı çalışması, şuana kadar Amerika’ da Smithsonian Magazine, Popular Mechanics, CBS News, LA Times, BBC News, Chemical and Engineering News, New Scientist, Chemistry World gibi birçok haber portalı tarafindan yayınlandı.
Bu proje fikri ile, 2012 de 40.000 kişilik öğrenci içinde seçilerek 10 bin dolarlık 'Uluslararası Maria Pia' ödülünü kazanan Dağdeviren, önümüzdeki temmuz ayından itibaren Harvard Üniversitesi tıp fakültesinde yapay deri ve organlar üzerinde çalışmaya başlayacak.
Öğrencilik hayatı başarılarla dolu olan Dağdeviren’ in bu çalışması tıkanan kalp damarlarını veya çalışması aksayan kalbi değiştirmeye imkan sağlayacak. Dağdeviren'in araştırmasında geliştirdiği bu parçalar aynı zamanda fonksiyonel olup; basınç, sıcaklık, kan akışı gibi değerleri okuyup, kendi enerjisini kendisi üretebilecek.
Knut Hamsun ve Açlık
Norveçli büyük romancı Knut Hamsun'un kişiliğini ve ününü oluşturan en büyük romanı Açlıktır. Ünlü bir yazar olma sevdasıyla yanıp tutuşurken, bir yandan da açlıkla pençeleşen bir gencin, duygulandırıcı öyküsü olan bu kitap dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılmaktadır.
Knut Hamsun ile bir diğer büyük yazar, Henry Miller sayesinde tanıştım. Hamsun'un, Açlık adlı bu kitabı tüylerimi diken diken etti. Kitap bastıran uykuma meydan okudu ve zafer kazanmasını bildi. Sabah'ın ilk saatlerinde kitabı okuyup bitirdim. Yazılanlar kurgu değil, kurguya yer bırakmayacak kadar gerçekti. Ertesi gün yediğim ve içtiğim hemen hemen her şeyde kitap yakamı bir türlü bırakmadı. Ha birde Ylajali'yi düşündüm. Hamsun'un aşık olduğu o eşsiz güzellikteki kadını. Birlikte yürüdükleri, bir yerlerde oturup sohbet ettikleri zaman Ylajali sayesinde açlığını ve durumunun vahim olduğunu dahi Hamsun unutuyordu. Aşk tıpkı diğer insanları bulutların üstüne yükselttiği gibi, Hamsun'u da bulutların üstüne yükseltiyordu.
''Tanrım, eğer bir daha şükredersem sana kendimden utanırım.''
Hamsun, kitabında inanmış olduğu biricik Tanrısı ile sık sık cebelleşmektedir. Açlığı, karın gurultuları, Tanrı'ya olan inancını sorgulamasına sebep oluyordu. Beni duygulandıran en direnge noktası yer ise köpeğime kemik istiyorum bahanesi ile üzerinde bir parça et olması umudu ile kasaptan bedava kemik istemesi ve bir köşe'ye çekilipte hıçkıra hıçkıra ağlayarak kemiğin üzerindeki etleri kemirmesi oldu.
Hamsun'un namuslu ve dürüst bir insan olduğu kitabın sayfalarında kendisini pekala belli ediyor. Arkadaşından ödünç aldığı battaniyeyi rehine'ye vermek istemiyor. İnsanların önünde dik durmaya çalışıyor. Hamlet'in, harikulade deyişi ile ''Dürüst bir insan olmak, on binlerin içersinde seçilmiş olmaktır.'' Hamsun, Hamlet'in bu deyişini takip ediyordu. Fakat söz konusu aç kalmak olduğunda dürüstlüğün de rafa kaldırılabileceğini düşünmek hoşuma gider. Hamsun, yazmak için ilhamı bekler ve zaman zaman onu sopa ile kovalamaya çalışır. Yazacağı bir deneme sayesinde üç beş kuruş bir şeyler kazanabilmek umudu gözlerini parlatır. Yazdıkları şeyler gazetelerin yazı işleri müdürleri tarafından reddedilir. Hamsun ise, yazmaktan vazgeçmeyecektir.
Bir taraftan açlık, diğer bir tarafta ise Ylajali'ye olan aşk'ı şiddetlenmektedir. Ylajali'yi zengin ve şehrin ileri gelenlerinden bir erkek ile yürürken gördüğünde artık yalnızca şiddetlenen açlığıdır. Yaşam hollywood filmlerindeki gibi değil. Hikayeler her zaman mutlu son ile bitmiyor. Adalet, hak hukuk dedikleri şey ise yeryüzünde pek bulunmuyor. Nietzsche, ''Ümit etmek işkenceyi uzatır'' der. Fakat ben Nietzsche'ye katılmıyorum. En azından bu konuda. Ümit etmek kötü değildir. İnsanı kıpırdatan ve hedefe ulaştıran şey umutları, hayalleri ve ümit etmesidir. Önemli olan şey hedefe ulaşabilmiş olmakta değildir. Önemli olan istemek ve çaba sarf etmektir. Bir şeyi denemek, denememekten çok daha iyidir. En azından böyle yapmanız kendinize karşı dürüst olduğunuzu gösterir. Keşkelere yer vermezsiniz yaşamınızda. Knut Hamsun'un da yaptığı işte bu. Vazgeçmemesi. En azından denemiş olması. Kendisine karşı dürüst olmasıdır. Ki, Knut Hamsun hedefine ulaşabilmiştir. Çünkü ben şuan onun beni etkileyen olağanüstü bulduğum kitabından sizlere bahsediyorum.
Karın gurultularıyla ve yırtık pırtık giysileriyle de yaşayabilir insan. Fakat umutsuz, hayalleri olmadan insan yaşayamaz. İnsanı insan yapan ve onu yaşatan bir şeyler, her zaman bir yerlerde vardır. Vazgeçmeyelim. Her şeye rağmen yaşamaya ve gülümsemeye devam edelim. Tıpkı onun gibi Knut Hamsun gibi.
Knut Hamsun ve Açlık adlı kitabına saygılarımla.
Yazan : Asil Can.
28 Ocak 2014
YAŞAMIN NASIL OLUŞTUĞUNA DAİR YENİ BİR KURAM !
Bu kuram cansız karbon atomlarınında uygun şartlarda canlanabileceğini iddea eden bir kuramdır.
Peki bu uygun şartlar nelerdir? Bu kuramın gerçekten canlı yaşamın başlangıcını açıklayabilmesi mümkünmüdür?
Fiziğin bakış açısından canlılarla cansız karbon atomu yığınları arasında sadece bir tane temel fark var: Canlı sistemler çevrelerinden topladıkları enerjiyi ısıya dönüştürmekte cansız sistemlere göre çok daha iyiler. 31 yaşındaki MIT profesörü Jeremy England, canlı sistemlerin bu yeteneğini açıkladığına inandığı yeni bir matematiksel formül türettiğini söylüyor.
Temel fizik yasalarına dayanan bu formüle göre, atmosfer ya da su gibi bir ısı banyosu içinde bulunan karbon atomları, güneş gibi bir dış enerji kaynağının varlığında kendilerini yeniden organize ediyor ve giderek artan bir biçimde daha çok enerji kullanmaya başlıyor. Bunun anlamı, bazı özel koşullarda madde kaçınılmaz biçimde yaşamsal özellikler kazanıyor.
Kısacası, “Bir grup gelişigüzel atomla işe başlayıp, bu kitleyi yeterince uzun süre ışığa maruz bırakırsanız, ortaya bitkilerin çıkması kaçınılmaz olur,” diye özetliyor teorisini England.
England’ın kuramı Darwin’in doğal seçilim yoluyla evrim kuramını çürütmüyor, tersine onaylıyor. Darwin’in kuramı genler ve popülasyonlar aracılığıyla yaşamın iyi bir tanımını yapıyor. Kuram, bilim adamları arasında yeni bir tartışma yarattı. Kimileri kuramı zayıf bulurken, kimi de bunun bir devrim olduğunu söylüyor, bazıları ikisini de…
Kuram, henüz kanıtlanmış değil. Ancak şimdiden bu kuramı laboratuvarda test etmeye hazırlananlar var.
Daha detayli bilgi isteyen meraklilar icin kurami su sekilde anlatabiliriz:
Son zamanlara dek, fizikçiler termodinamik yasalarının nasıl olup da yaşamı ortaya çıkmaya zorladığını açıklayamıyorlardı. Schrödinger’in zamanında termodinamik denklemleri yalnızca denge durumundaki kapalı sistemler için çözülmüştü.
1960larda, Belçikalı fizikçi Ilya Prigogine zayıf bir dışsal bir enerji kaynağının etkisi altındaki açık sistemlerin davranışlarının tahmin edilmesi konusunda ilerleme kaydetti. Prigogine bu çalışmasıyla 1977 Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Ancak yine de denge noktasından çok uzakta bulunan, dış ortamla bağlantılı ve güçlü bir enerji kaynağının etkisi altındaki sistemlerin davranışı öngörülemiyordu.
England’ın kuramının temelinde yatan fikir termodinamiğin ikinci yasası olarak adlandırılıyor. Bu yasanın bir diğer adı da artan entropi yasası, ya da daha bilinen adıyla “zamanın oku.” Sıcak cisimler soğur, gazlar havada yayılır, çırpılan yumurtanın sarısı ile beyazı kendiliğinden ayrılmaz. Kısaca, zaman geçtikçe enerji yayılma eğilimi gösterir.
Entropi bu eğilimin bir ölçüsüdür ve bir sistemin parçacıkları arasında enerjinin hangi ölçüde yayıldığının ölçüsüdür. Ayrıca entropi, parçacıkların uzaydaki yayılımının da bir ölçüsüdür. Entropi, olasılık yasalarının zorunlu bir sonucudur: Enerjinin yayılması, bir yerde toplanmasından daha olasıdır, çünkü yayılım için daha fazla yol vardır. Bu yolla, bir sistem içindeki parçacıklar hareket ederek etrafta dolaşırlar ve birbirleriyle etkileşirler. Böyle olması şans faktörünün bir sonucudur.
Sonuç olarak parçacıklar enerjinin uzay içinde iyice yayıldığı düzenlemeleri tercih ederler. Nihayetinde her sistem eninde sonunda maksimum entropi denen bir duruma ulaşır. Bu durumdaki bir sistemin, enerjinin eş biçimli olarak yayıldığı yani “termodinamik denge” içinde olduğu söylenir. Bu ilkenin bir sonucu olarak bir fincan kahve ile içinde bulunduğu odanın sıcaklığı zamanla eşitlenir. Kahve ve oda kendi haline bırakıldığında bu sonucun geri dönüşü yoktur. Kahve asla kendiliğinden yeniden ısınmaz. (Oysa böyle olması için yeterli enerji sistemde mevcuttur.)
Bir başka deyişle, sistemi oluşturan parçacıklar arasında enerjinin eşit olarak yayıldığı durumların sayısı, enerjinin bir yerde toplandığı durumların sayısından olağanüstü derecede fazladır. Kahvenin soğuması ve odanın bir miktar ısınması kaçınılmaz olur.
Her ne kadar “kapalı” ya da “izole” bir sistemin entropisi sürekli artmak zorundaysa da, “açık” bir sistemin entropisi düşük kalabilir. Bu durumda açık bir sistemin parçacıkları arasında düzensiz enerji dağılımı mümkün olur. Ancak bu durumda sistemi çevreleyen ortamda büyük bir entropi artışı gözlenir. 1944 yılında yayınladığı “Hayat Nedir?” adlı makalesinde Erwing Schrödinger canlıların böyle yapmak zorunda olduğunu iddia etmiştir.
Örneğin bir bitki soğurduğu yoğun enerji içerikli güneş ışınlarını kullanarak şeker sentezler; bunun sonucunda enerjinin çok daha az konsantre biçimi olan kızıl ötesi ışıma yapar. Bitkinin yaptığı fotosentez evrenin toplam entropisini arttırır, çünkü güneş ışığındaki enerji harcanmaktadır.
Görüldüğü gibi bir bitki evrenden çevresinden topladığı yoğun içerikli enerjiyi daha az yoğun içerikli bir başka enerji türüne dönüştürmekte, bu arada kendi içyapısındaki düzeni koruyarak, çürümekten kurtulmaktadır. Yani, entropi kanununa aykırı olarak bitkinin çürümemesi evrenin bir bütün olarak entropisinin artması pahasına gerçekleşir.
Buna göre, okyanus ya da atmosfer gibi belli bir ısıya sahip dışsal bir banyo içinde bulunan atom kümeleri çevrelerindeki mekanik, elektromanyetik ya da kimyasal kaynaklarla daha iyi bir şekilde rezonansa girmek zorunda kalırlar.
#İnanç Kızılkaya
26 Ocak 2014
Titanoboa (Titanoboa cerrejonensis)
Tür, açık ara farkla Dünya üzerinde kendisine yer bulmuş en büyük yılan türüdür. Günümüzdeki hiçbir yılan türü, Titanoboa ile boy ölçüşemez.
Titanoboa, 1135 kilogram ağırlığına kadar ulaşabilmiştir ve boyu 14.6 metreye kadar uzanmıştır. Vücudunun en geniş bölgesi 1 metrelik bir çapa sahiptir. Tür, günümüzden 60-58 milyon yıl önce evrimleşmiştir ve dinozorların yok oluşundan faydalanan türlerden biri olarak görülmektedir.
Günümüzdeki en büyük yılan, "Python reticulatus" olarak bilinen bir pitondur ve 8.7 metre boya ulaşabilmektedir. Yani Titanoboa, bunun 2 katı boya sahiptir. Hele ki bu tür, günümüzde yaşayan en küçük yılan olan 10 santimetrelik boyuyla "Leptotyphlops carlae" ile kıyaslanırsa, aradaki uçurum daha da iyi anlaşılacaktır.
Öte yandan, Titanoboa'nın gücünü anlamanın en kolay yolu şudur: Her ne kadar tür zehirsiz olsa da, Titanoboa sadece ağzını kullanarak 27.45 MPa çene basıncı uygulayabilmektedir. Bunu anlatmanın en kolay yolu şudur: Eğer bu yılan tarafından ısırılacak olursanız, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün 4'te 1'inin üzerinize dik olarak yıkılmasıyla aynı şiddette basınca maruz kalırsınız! Yine de bu inanılmaz basınç, günümüz timsahlarının 35 MPa'a erişebilecek çene basınçlarından biraz daha azdır.
Türe ait fosiller 2009 yılında, Kolombiya'da bulunmuştur. Bu bölge, Titanoboa fosilleri için biçilmiş kaftandır; zira bölgeden, tek bir araştırma dizisi içerisinde 29 farklı bireye ait fosiller çıkarılmıştır.
Evrimağacı
EVRİME ADAPTE OLAMAYAN CANLILAR: Diplocaulus Magnicornus
Diplocaulus Magnicornus, günümüzden yaklaşık 250 - 260 milyon yıl önce soyu tükenen bir canlıdır. Bilim insanlarına göre Permiyen Kuzey Amerika döneminde yaşadığı düşünülmektedir. Bu canlıların boylarının ise bir metreye kadar ulaşabildiği tahmin ediliyor. Derisi ise suda ve karada daha rahat hareket edebilmesi açısından kaygan bir yapıya sahiptir.
Yapısı itibariyle diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği ise bumerang şeklindeki kafa yapısıdır. Kafa yapısının bu şekilde evrimleşmesinin sebebi aslında tam olarak bilinmemektedir. Bu konu ile ilgili en geçerli düşünce suda daha hızlı hareket etmek istemesinden dolayıdır. Her ne kadar suda hızlı gittiği düşünülen bir canlı da olsa, kafasının yayvan olması sebebiyle avlarını sindirmekte zorluk yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu yüzden soyunun tükendiği düşünülmektedir.
Hazırlayan: Bilime Dair Herşey Ekibi
Kaynak: http://is.gd/u8BntM
Yapısı itibariyle diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği ise bumerang şeklindeki kafa yapısıdır. Kafa yapısının bu şekilde evrimleşmesinin sebebi aslında tam olarak bilinmemektedir. Bu konu ile ilgili en geçerli düşünce suda daha hızlı hareket etmek istemesinden dolayıdır. Her ne kadar suda hızlı gittiği düşünülen bir canlı da olsa, kafasının yayvan olması sebebiyle avlarını sindirmekte zorluk yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu yüzden soyunun tükendiği düşünülmektedir.
Hazırlayan: Bilime Dair Herşey Ekibi
Kaynak: http://is.gd/u8BntM
25 Ocak 2014
Akciğer kanseri aşısı kullanıma sokuldu
Küba dünyanın ilk akciğer kanseri aşısını kullanıma sundu.
Yeni ilaç gelişimine 7.000’den fazla bilim insanın kendini adadığı, gelişmekte olan ülkeler arasında en gelişmiş biyo-teknoloji endüstrisine sahip ülke olan Küba, dünyanın ilk akciğer kanseri aşısını insanlığın kullanıma sundu.
Ancak bu haber sigara bağımlılarını sevindirmesin. CimaVax EGF adı verilen aşı, rutin bağışıklamada kullanılan aşılardan farklı olarak, koruma değil, tedavi amacını taşıyor. CimaVax EGF tümör hücrelerince üretilen ve onların büyümesinde kilit rol oynayan Epidermal Büyüme Faktörü-EGF adlı moleküle karşı vücudun antikor üretmesini sağlıyor.
CimaVax EGF kemoterapi ve radyoterapi gibi diğer kanser tedavilerine yanıt alınamayan ileri evre (evre 3-4) akciğer kanseri hastalarında kullanılacak.
Projenin başaraştırmacısı Dr. Gisela Gonzalez aşının fonksiyonunu, “Bu aşı ile hastalığın engellenmesi mümkün değil, ama kritik hastaların durumunu belirgin düzeyde iyileştiriyor” diye açıkladı. İlk klinik çalışmalarda terminal dönemdeki hastalarda sağkalımı ortalama 4 ay uzattığı gösterilmiş.
Genç hastalarda daha etkili olduğu belirtilen ilaca dair Dr. Gonzalez bir hastasını örnek verdi: “Hastalarımdan biri ilacı almaya başladığında 32 yaşındaydı. Şimdi 35 yaşında. Yaşıyor, çalışıyor. Bizi geçen gün ziyaret etti ve çocuk sahibi olmayı düşündüğünü söyledi.”
İlacın Faz I çalışmaları Küba’da, Faz II çalışmaları ise Küba, Kanada ve İngiltere’deki kliniklerde gerçekleştirildi. Bu güne kadar 1000'in üzerinde hastanın kullandığı ilacın, kanser tedavisinde kullanılan diğer ilaçların aksine herhangi önemli bir yan etkisi görülmedi.
İlaç tüm Küba kliniklerinde ücretsiz olarak insanlığın kullanımına sunuluyor. Diğer ülkelerde kullanımının önünde engel bulunmuyor. Peru bu konuda Küba hükümeti ile görüşmeye başlayan ilk ülke oldu.
Ancak ABD’de ilacın yalnız klinik çalışmalar için kullanımı mümkün. ABD hükümetinin sürdürdüğü Küba’ya karşı ambargo, hem Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi-FDA onayı ile ilacın yaygın kullanıma girmesinin, hem de hasta ABD vatandaşlarının Küba kliniklerinde tedavi almasının önünde engel.
Yeni ilaç gelişimine 7.000’den fazla bilim insanın kendini adadığı, gelişmekte olan ülkeler arasında en gelişmiş biyo-teknoloji endüstrisine sahip ülke olan Küba, dünyanın ilk akciğer kanseri aşısını insanlığın kullanıma sundu.
Ancak bu haber sigara bağımlılarını sevindirmesin. CimaVax EGF adı verilen aşı, rutin bağışıklamada kullanılan aşılardan farklı olarak, koruma değil, tedavi amacını taşıyor. CimaVax EGF tümör hücrelerince üretilen ve onların büyümesinde kilit rol oynayan Epidermal Büyüme Faktörü-EGF adlı moleküle karşı vücudun antikor üretmesini sağlıyor.
CimaVax EGF kemoterapi ve radyoterapi gibi diğer kanser tedavilerine yanıt alınamayan ileri evre (evre 3-4) akciğer kanseri hastalarında kullanılacak.
Projenin başaraştırmacısı Dr. Gisela Gonzalez aşının fonksiyonunu, “Bu aşı ile hastalığın engellenmesi mümkün değil, ama kritik hastaların durumunu belirgin düzeyde iyileştiriyor” diye açıkladı. İlk klinik çalışmalarda terminal dönemdeki hastalarda sağkalımı ortalama 4 ay uzattığı gösterilmiş.
Genç hastalarda daha etkili olduğu belirtilen ilaca dair Dr. Gonzalez bir hastasını örnek verdi: “Hastalarımdan biri ilacı almaya başladığında 32 yaşındaydı. Şimdi 35 yaşında. Yaşıyor, çalışıyor. Bizi geçen gün ziyaret etti ve çocuk sahibi olmayı düşündüğünü söyledi.”
İlacın Faz I çalışmaları Küba’da, Faz II çalışmaları ise Küba, Kanada ve İngiltere’deki kliniklerde gerçekleştirildi. Bu güne kadar 1000'in üzerinde hastanın kullandığı ilacın, kanser tedavisinde kullanılan diğer ilaçların aksine herhangi önemli bir yan etkisi görülmedi.
İlaç tüm Küba kliniklerinde ücretsiz olarak insanlığın kullanımına sunuluyor. Diğer ülkelerde kullanımının önünde engel bulunmuyor. Peru bu konuda Küba hükümeti ile görüşmeye başlayan ilk ülke oldu.
Ancak ABD’de ilacın yalnız klinik çalışmalar için kullanımı mümkün. ABD hükümetinin sürdürdüğü Küba’ya karşı ambargo, hem Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi-FDA onayı ile ilacın yaygın kullanıma girmesinin, hem de hasta ABD vatandaşlarının Küba kliniklerinde tedavi almasının önünde engel.
Örümceklerin Stonehenge'i
Geçtiğimiz yıl Peru Amazonu’nda keşfedilen çit biçimli küçük yapıları hangi canlının inşa ettiği merak konusu olmuştu. Aday olarak, örümceklerden mantarlara kadar çok sayıda canlı gösterilmişti. Birkaç ay sonra bölgeye dönüp daha detaylı incelemelerde bulunan bilim insanları, bu yapılardan üçünün içinden birer örümceğin çıktığını tespit etti. Bu ilginç bir veri, çünkü örümcekler yumurtalarını açıkta bırakmaz, kendi ağlarındaki ağ keselerinde korurlar ve ağ kesesi başına bir yumurtanın düşüyor olması da ilk kez gözlemlenen bir durum. İngiltere’deki “Stonehenge”den (Taş Yapıt) esinlenilerek “Silkhenge” (İpek Yapıt) adı verilen bu çitleri hangi örümcek türünün inşa ettiği ise henüz net değil.
Fotoğraf: Julien Grangier
Fotoğraf: Julien Grangier
Albert Einstein`ın Siyasi Görüşü
Albert Einstein gelmiş geçmiş en büyük dahi ve en büyük bilim insanlarından biridir bunu hepimiz biliyoruz.
Peki siyasi görüşü nedir? Iste bu konuyu bile irdelemek aslında, bilimin kimseyi putlaştırıp, kutsallaştırmadığını, objektif bir yaklaşımda bulunduğunu, iyi veya kötü tarafları ile konuyu irdelediğini ve eleştirisel yaklaşımlara açık olduğunu gösterir.
Einstein`in nükleer bombayla olan politik bağlantısı iyi bilinir. Başkan Roosevelt`e yazılan ve ABD`yi bu fikri ciddiye almaya ikna eden ünlü mektubu imzalamış ve savas sonrasında nükleer savaşı engelleme çalışmalarına katılmıştır. Aslında Einstein`ın yaşamı, kendi ifadesini kullanırsak "politika ile denklemler arasında bölünmüştü."
Einstein`ın ilk politik faaliyetleri, 1.Dünya Savaşı sırasında Berlin`de profesörken gerçekleşti. Savaşa karşıt eylemlere katıldı. Sivil itaatsizliği ve zorunlu askerliğin reddedilmesi için halkın teşvik edilmesi gerektiğini savunmuş ve meslektaşları arasında pek hoş karşılanmamıştı bu görüşleri.
Savaş sonrasında ise bu kez uzlaşma ve uluslararası ilişkileri geliştrime yönünde çalışmalar yürüttü. Bu da onu vize alma konusunda dersler ve konferanslar verdiği ülkelere gidişte zorladı.
Einstein`in ikinci büyük hedefi siyonizmdi. Yahudi bir aileden gelmesine karşın Einstein kutsal kitaptaki Tanrı fikrini reddetti. Ancak toplumsal olarak 1.Dünya savaşının öncesi ve sonrasında yaşanan yahudi düşmanlığı ( yükselen antisemitizm), giderek onun kendisini yahudi toplumuyla özdeşleştirmesine ve daha sonrasında siyonizmin samimi destekçisi olmasına yol açtı.
Hiçbir şey onu, düşündüklerini söylemekten alıkoyamıyordu. Kuramları saldırıya uğradı, hatta Einstein karşıtı bir örgüt bile kuruldu. Bir kez suikasta uğradı. Ancak Einstein soğukkanlıydı. "100 yazar Einstein`a karşı " adında bir kitap basıldığında cevabı yapıştırdı.
" Haksız olsaydım zaten biri yeterli olurdu !"
1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde, Einstein Amerikada`ydı ve Almanya`ya geri dönmeyeceğini açıklayınca, nazi milisleri evini basıp, banka hesaplarına el koydu ve bir Berlin gazeteside şu başlıkla yayın yaptı. " Einstein`dan iyi haber, Geri Dönmüyor !" Işte nükleer silah yapımında ABD`yi ikna etmesinin en büyük nedeni, nazilerin böyle bir silah yapacak olmasının verdiği endişe ve korkudur.
1952 yılında kendisine Israil`in cumhurbaşkanı olması teklif edildi. Sebebini ise şu ünlü cümleleri ile açıkladı. " Denklemler benim için daha önemli, çünkü siyaset şimdiki zamanla, ancak bir denklem sonsuzlukla ilgili bir şeydir. "
#İnanç Kızılkaya
NİÇİN HERKESİN ZEKASI FARKLIDIR ?
Zekaya sebep olan şey, beyindeki nöronlar arası ilişkiler ve nöronların kendi çalışmalarının toplamıdır. Tüm zeka, bunların sayısının artması ve gelişimiyle ilgilidir. Her canlının beyni birbirinin aşağı yukarı aynısıdır; ancak aradaki zeka farkı, nöronların sayısı, aralarındaki bağlantı sayısı, tipleri ve benzerleriyle ilişkilidir. Bunların sayısı arttıkça, zeka da ister istemez artacaktır.
Elbette, beynimizin gelişmesinin pek çok çevresel ve genetik etmene bağlı olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Beyin, canlıların aldıkları günlük enerjinin genellikle 5'te 1'ine yakınını tüketir.
Zeka kalıtsal bir özelliktir ve cocuk zekasının %80 nini annesinden alır. Bunun gibi yetenek de kalıtsaldır fakat yeteneği keşfetmek için belli bir sosyal çevre gerekmektedir.Aile unsuru ise bireyi olurturan en önemli unsurdur.Bireyin kişilik gelişiminde, yeteneklerinin farkına varmasında aile en önemli etmendir.
Iki türlü zeka vardır, duygusal ve analitik zekâ. Bunların insan yaşamında uyumulu hareket etmesi çok önemlidir.
Duygusal zekânın kavram ve tanım olarak gelişimi yenidir. Kavramı ilk olarak kullananlar, doğal toplum ile bütünleştirip açıklamak yerine insanın kendi duygularını bilip yönetmesi, toplumun diğer üyeleriyle iyi ilişkiler kurma ve onların iyi yönetmenin aracı olarak ele alabiliriz.
Günümüzün ilişki ve yaklaşımları değerlendirildiğinde sınıflı toplumla birlikte insanların mantık yapılanmalarında ve sorunları ele alış tarzında önemli değişiklikler olmuş, doğal topluma özgü olan hesap plan ve yaklaşımların egemen olduğu analitik zekâya bırakmıştır. Dolayısıyla bireyciliğin şahlandırıldığı kapitalist toplum da ilişkileri yönetmek ve yönlendirmek esas olarak analitik zekânın bir ürünü olmaktadır.
İnsan türünün toplumsal tarzında yaşaması analitik zekânın gelişim seviyesiyle bağlantılıdır. Analitik zekâ hızlı toplumsal gelişmeyi sağlar. Fakat duygu boyutundan yoksun olduğundan serbest kaldığında çok tehlikeli olur. Özellikle iktidar ve savaş kültürüne alışıldıktan sonra analitik zekâ hırçınlaşır. Bu zekâ en çarpıcı ifadesini yakın çağların imha savaşlarında göstermiştir.
Adeta bir makine düzeninde çalıştığı için acı, korku, sevgi gibi duygulardan yoksunluğu, empati ve sempatiyi tanımaması bu imhacı özelliğini çok tehlikeli kılmaktadır buna karşın duygusal zeka ile uyum içinde çalıştığında en sağlıklı çözümleme yeteneği yüksek birey ve toplulukların oluşumunda belirleyici rol oynar.
Acımasız yöneticilerin, niçin böyle olduklarını böylelikle anlamış olduk, başta Adolf Hitler olmak üzere bütün diktatör ve seri katiller, işkenceciler vs. beyinsel fonksiyonlarında uyumu bulamamış, duygusal zekasını yitirmiş, insanlar olduklarını bilimsel olarakta anlamış olduk. Umarım gelecekte, bu konuda bilim, yöneticileri testen geçirecek ve hasta ruhlu olup olmadıklarını tespit edecek bir cihaz da geliştirebilir.
Elbette, beynimizin gelişmesinin pek çok çevresel ve genetik etmene bağlı olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Beyin, canlıların aldıkları günlük enerjinin genellikle 5'te 1'ine yakınını tüketir.
Zeka kalıtsal bir özelliktir ve cocuk zekasının %80 nini annesinden alır. Bunun gibi yetenek de kalıtsaldır fakat yeteneği keşfetmek için belli bir sosyal çevre gerekmektedir.Aile unsuru ise bireyi olurturan en önemli unsurdur.Bireyin kişilik gelişiminde, yeteneklerinin farkına varmasında aile en önemli etmendir.
Iki türlü zeka vardır, duygusal ve analitik zekâ. Bunların insan yaşamında uyumulu hareket etmesi çok önemlidir.
Duygusal zekânın kavram ve tanım olarak gelişimi yenidir. Kavramı ilk olarak kullananlar, doğal toplum ile bütünleştirip açıklamak yerine insanın kendi duygularını bilip yönetmesi, toplumun diğer üyeleriyle iyi ilişkiler kurma ve onların iyi yönetmenin aracı olarak ele alabiliriz.
Günümüzün ilişki ve yaklaşımları değerlendirildiğinde sınıflı toplumla birlikte insanların mantık yapılanmalarında ve sorunları ele alış tarzında önemli değişiklikler olmuş, doğal topluma özgü olan hesap plan ve yaklaşımların egemen olduğu analitik zekâya bırakmıştır. Dolayısıyla bireyciliğin şahlandırıldığı kapitalist toplum da ilişkileri yönetmek ve yönlendirmek esas olarak analitik zekânın bir ürünü olmaktadır.
İnsan türünün toplumsal tarzında yaşaması analitik zekânın gelişim seviyesiyle bağlantılıdır. Analitik zekâ hızlı toplumsal gelişmeyi sağlar. Fakat duygu boyutundan yoksun olduğundan serbest kaldığında çok tehlikeli olur. Özellikle iktidar ve savaş kültürüne alışıldıktan sonra analitik zekâ hırçınlaşır. Bu zekâ en çarpıcı ifadesini yakın çağların imha savaşlarında göstermiştir.
Adeta bir makine düzeninde çalıştığı için acı, korku, sevgi gibi duygulardan yoksunluğu, empati ve sempatiyi tanımaması bu imhacı özelliğini çok tehlikeli kılmaktadır buna karşın duygusal zeka ile uyum içinde çalıştığında en sağlıklı çözümleme yeteneği yüksek birey ve toplulukların oluşumunda belirleyici rol oynar.
Acımasız yöneticilerin, niçin böyle olduklarını böylelikle anlamış olduk, başta Adolf Hitler olmak üzere bütün diktatör ve seri katiller, işkenceciler vs. beyinsel fonksiyonlarında uyumu bulamamış, duygusal zekasını yitirmiş, insanlar olduklarını bilimsel olarakta anlamış olduk. Umarım gelecekte, bu konuda bilim, yöneticileri testen geçirecek ve hasta ruhlu olup olmadıklarını tespit edecek bir cihaz da geliştirebilir.
#İnanç Kızılkaya
SİCİM KURAMI NEDİR?
Eski Yunanlılar, parçalanamaz en küçük bileşenlerin atomlar olduğunu söylediklerinde, o zamanın teknolojisi ile muhteşem bir öngörü idi. Fakat bugün, atomların da alt parçacıkları olduğunu biliyoruz. En alt, artık bölünemeyecek kadar küçük parçacık nedir ?
Sicim kuramı, eğer standart modeldeki varsayılan nokta parçacıklar, bugünki teknolojik kapasitemizin cok ötesinde bir kesinlikle incelenebilirse, bu parçacıkların her birinin salınım halinde, çok küçük birer sicimden oluştuğunun görülebileceğini iddia eder.
Tipik bir sicimin uzunluğu, yaklaşık olarak Planck uzunluğuna eşittir, yani bir sicim bir atomun çekirdeğinden yüz milyar kere milyar (10 üzeri 20) defa küçüktür. Günümüzde yapılan deneylerin, maddenin mikro seviyede sicimlere dayalı doğasını çözemiyor olmasında şaşılacak birşey yok.
Çünkü, sicimler atomaltı parçacıklar ölçeğinde bile çok ama çok küçüktür. Bir sicimin bir nokta parçacık olmadığını doğrudan gösterebilmek için, maddeleri bugüne dek yapılmış olanlardan milyon kere milyar kat daha yüksek bir enerjiyle çarpıştıracak bir hızlandırıcımız olması gerekir.
Bir keman telinin oluşturduğu farklı titreşim örüntülerinin farklı notalar oluşturması gibi, temel bir sicimdeki farklı titreşim örüntüleri de farklı kütleler ve kuvvet yükleri oluşturur. Bu çok önemli bir nokta olduğundan, bir kere daha söyleyelim. Sicim kuramına göre, temel bir "parçacığın" özellikleri ( kütlesi ve farklı kuvvet yükleri) içteki sicimin gerçekleştirdiği titreşim örüntüsüyle belirlenir.
Daha kuvvetli çekilen keman telleri daha şiddetli titreşir, daha hafifçe çekilen tellerse daha hafif titreşir. Şimdi özel göreliliğin bakış açısına göre, enerji ile kütlenin madalyonun iki yüzü olduğunu biliyoruz. Daha fazla enerji daha büyük kütle demektir, daha büyük kütle de daha fazla enerji. Dolayısıyla sicim kuramına göre, bir temel parçacığın kütlesi , içindeki sicimin titreşim örüntüsünün enerjisi tarafından belirlenir. Daha ağır parçacıkların daha fazla enerjiyle titreşen iç sicimleri vardır, hafif parçacıklarınsa daha az enerjiyle titreşen iç sicimleri vardır.
Fotonlar, zayıf ayar bozonları ve glüonlar gibi haberci parçacıklar da başka sicim titreşim örüntüleridir. Özellikle önemli bir nokta var, sicim titreşim örüntüleri arasından bir tanesi, gravitonun özelliklerine tamamen uyar ve bu da kütleçekiminin, sicim kuramının ayrılmaz bir parçası olmasını sağlar.
Evrendeki bütün fiziksel olaylar, süreçler ve olgular en temel düzeyde, bu temel maddi bileşenler arasında etkin olan kuvvetlerle betimlenebilir olduğu için, sicim kuramı fiziksel evrene dair her şeyi kapsayan, tek bir birleşik tanımlama yapmayı vaat eder, Herşeyin kuramı`nı. Bu iddia yı ispatlayacak teknolojik gelişimleri sabırsızlıkla bekliyoruz.
Sicim kuramı, eğer standart modeldeki varsayılan nokta parçacıklar, bugünki teknolojik kapasitemizin cok ötesinde bir kesinlikle incelenebilirse, bu parçacıkların her birinin salınım halinde, çok küçük birer sicimden oluştuğunun görülebileceğini iddia eder.
Tipik bir sicimin uzunluğu, yaklaşık olarak Planck uzunluğuna eşittir, yani bir sicim bir atomun çekirdeğinden yüz milyar kere milyar (10 üzeri 20) defa küçüktür. Günümüzde yapılan deneylerin, maddenin mikro seviyede sicimlere dayalı doğasını çözemiyor olmasında şaşılacak birşey yok.
Çünkü, sicimler atomaltı parçacıklar ölçeğinde bile çok ama çok küçüktür. Bir sicimin bir nokta parçacık olmadığını doğrudan gösterebilmek için, maddeleri bugüne dek yapılmış olanlardan milyon kere milyar kat daha yüksek bir enerjiyle çarpıştıracak bir hızlandırıcımız olması gerekir.
Bir keman telinin oluşturduğu farklı titreşim örüntülerinin farklı notalar oluşturması gibi, temel bir sicimdeki farklı titreşim örüntüleri de farklı kütleler ve kuvvet yükleri oluşturur. Bu çok önemli bir nokta olduğundan, bir kere daha söyleyelim. Sicim kuramına göre, temel bir "parçacığın" özellikleri ( kütlesi ve farklı kuvvet yükleri) içteki sicimin gerçekleştirdiği titreşim örüntüsüyle belirlenir.
Daha kuvvetli çekilen keman telleri daha şiddetli titreşir, daha hafifçe çekilen tellerse daha hafif titreşir. Şimdi özel göreliliğin bakış açısına göre, enerji ile kütlenin madalyonun iki yüzü olduğunu biliyoruz. Daha fazla enerji daha büyük kütle demektir, daha büyük kütle de daha fazla enerji. Dolayısıyla sicim kuramına göre, bir temel parçacığın kütlesi , içindeki sicimin titreşim örüntüsünün enerjisi tarafından belirlenir. Daha ağır parçacıkların daha fazla enerjiyle titreşen iç sicimleri vardır, hafif parçacıklarınsa daha az enerjiyle titreşen iç sicimleri vardır.
Fotonlar, zayıf ayar bozonları ve glüonlar gibi haberci parçacıklar da başka sicim titreşim örüntüleridir. Özellikle önemli bir nokta var, sicim titreşim örüntüleri arasından bir tanesi, gravitonun özelliklerine tamamen uyar ve bu da kütleçekiminin, sicim kuramının ayrılmaz bir parçası olmasını sağlar.
Evrendeki bütün fiziksel olaylar, süreçler ve olgular en temel düzeyde, bu temel maddi bileşenler arasında etkin olan kuvvetlerle betimlenebilir olduğu için, sicim kuramı fiziksel evrene dair her şeyi kapsayan, tek bir birleşik tanımlama yapmayı vaat eder, Herşeyin kuramı`nı. Bu iddia yı ispatlayacak teknolojik gelişimleri sabırsızlıkla bekliyoruz.
#İnanç Kızılkaya
Stephen Hawking: 'Kara delik diye bir şey yok.'
Ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking 'kara deliklerin var olmadığını' iddia ederek bilim dünyasını şaşırttı.
Çalışmalarını Cambridge Üniversitesi’nde sürdüren Hawking, internette yayımladığı yeni bir makalede “Klasik teoriler kapsamında bir kara delikten kaçmak mümkün değildir, ancak kuantum fiziğinde bir kara delikten kaçmayı mümkün kılacak enerji de bilgi de mevcut” dedi ve bu nedenle bilinen anlamıyla kara deliklerin gerçekte var olmadığını ve gözlemlenenlerin de ancak “gri delikler” olarak tanımlanabileceğini iddia etti.
Hawking, yeni teorisi ile ilgili Nature dergisine verdiği röportajda kara delik dediğimiz bölgelere giren ışığın zannedildiği gibi sonsuza dek ortadan kaybolmadığını “Bir süre sanki bir yürüme bandındaymışçasına kara deliğin merkezinden kaçmaya çalıştıktan sonra radyasyona dönüşerek dışarı sızdığını” söyledi.
Çalışmalarını Cambridge Üniversitesi’nde sürdüren Hawking, internette yayımladığı yeni bir makalede “Klasik teoriler kapsamında bir kara delikten kaçmak mümkün değildir, ancak kuantum fiziğinde bir kara delikten kaçmayı mümkün kılacak enerji de bilgi de mevcut” dedi ve bu nedenle bilinen anlamıyla kara deliklerin gerçekte var olmadığını ve gözlemlenenlerin de ancak “gri delikler” olarak tanımlanabileceğini iddia etti.
Hawking, yeni teorisi ile ilgili Nature dergisine verdiği röportajda kara delik dediğimiz bölgelere giren ışığın zannedildiği gibi sonsuza dek ortadan kaybolmadığını “Bir süre sanki bir yürüme bandındaymışçasına kara deliğin merkezinden kaçmaya çalıştıktan sonra radyasyona dönüşerek dışarı sızdığını” söyledi.
Yunuslarla İlgili Gerçekler: Hayır, Yunuslar Gülmezler!
Yunus parklarının ve "yunus terapisi" adı altında binlerce euroya pazarlanan tedavi yöntemlerinin bir numaraları sığınağı, yunusların ağız yapılarının insan beynindeki "gülümseyen yüz" devresini hareket geçirir tipten olmasıdır. Dolayısıyla bir yunusa bakan birisi, "Aaa, ne güzel gülüyor, çok mutlu olmalı!" diye düşünecektir. Ancak yunuslar, en sert işkencelere de maruz kalsalar, ağız yapılarını değiştiremezler ve bu sebeple neredeyse her zaman gülümsüyormuş gibi gözükürler.
Dolayısıyla bu yalana kanmayınız. Unutmayın: yunuslar da vahşi hayvanlardır ve kendi doğalarında yaşamalıdırlar. Nasıl ki televizyon endüstrisi köpekbalıklarını "sıradışı katiller" olarak beyninize kazıdıysa, yunusları da "insanların süper dostu" imajıyla beyninize kazımıştır. Bu da koca bir yalandır. Yunuslar, eğitilmedikleri sürece, insanların dostu falan değildirler. Hiçbir hayvan insanların "dostu" değildir (köpek ve kedi gibi uzun sürelerdir yapay seçilimden geçirilen türler haricinde). Her biri yaşam mücadelesi veren ve insanlara özel bir sempati beslemeyen hayvanlardır.
Yunuslar, denizlerin en yırtıcı türleri arasındadırlar. Bunu da hatırlayınız: yunuslar o "katil köpekbalıkları" ile aynı okyanusları paylaşır, yan yana bulunur ve birbirleriyle sıklıkla mücadele ederler. Dolayısıyla televizyonların ve sinemanın duygusal tarafınıza oynayarak satış yapmayı başardığını hatırlayınız. Esasında yunuslar da son derece saldırgan canlılardır ve o parklardakiler, çok sert eğitimlerden geçirilerek uysallaştırılmış ve genelde dar bir alana hapsolmalarından ötürü depresyona veya psikolojik bunalıma girerek ölen hayvanlardır.
Dr. Amy Samuels, 29 özgür yunus üzerinde bir araştırma yürütmüştür ve 29'undan sadece 1 tanesinin insanların aklındaki "yardımsever, gülücükler saçan iyi yunus" davranış modeline yakın davranışlar sergilediği görülmüştür. Geri kalan 28 birey, son derece yırtıcı ve insanların akıllarındaki kalıplara ters düşen canlılardır: bazıları kapkaççıdır, bazıları cinsel olarak agresiftir ve dişilerinin cinsel organlarını parçalayabilir. Bazılarının "öfke problemi" bulunur ve arzuladıkları gerçekleşmediğinde çok ciddi saldırılar yapabilir. Yaklaşık 14 yunus ise cinsel olarak "yanlış yönlendirilmiş davranışlar" sergilemektedir: örneğin su üzerindeki oyuncaklara cinsel saldırıda bulunmaktadırlar, insanlara cinsel saldırıda bulunmaktadırlar. Araştırmacılar, "basitçe bulabildikleri ne varsa cinsel ilişkiye girmeye ve masturbasyon yapmaya çalışmaktalar" demektedirler.
Evet, yunuslar çok zeki hayvanlardır; gemilerin önünde "mutlu mesut yüzer" gibi gözükmektedirler; ancak vahşi hayatta köpekbalıkları gibi yunusların arasında da kalmak istemezsiniz. Yunuslar, şişe benzeri burunlarıyla saatte onlarca kilometre hızla avlarına saldırabilirler, sivri ve keskin dişleriyle onları parçalarlar ve çoğu zaman, leşlere bile cinsel saldırıda bulunabilirler. Eğer bize inanmıyorsanız, buraya tıklayarak bir örneğini görebilirsiniz.
Vahşi yaşamdaki yunuslarla ilgili pek tahmin etmeyeceğiniz 9 "rahatsız edici" gerçek de şöyle sıralanabilir:
- Yunuslar, dişilerine toplu tecavüz edebilirler. Özellikle şişeburunlu yunusların 2 veya 3 kişilik grupları, esasında çiftleşmeye isteksiz olan dişiyi zorla cinsel ilişkiye dahil ederler. Dişinin kaçmasına engel olmak için kafalarıyla ve kuyruklarıyla ona sert darbeler vururlar, agresif çığlıklar atarlar. Ola ki dişi erkek çetesinden kurtulursa, onu yakalayana kadar kovalamayı sürdürürler.
- Yunuslar insanlara da tecavüz edebilirler. Birçok seferler, "terapi" amacıyla yunuslarla yüzdürülen insanlar, yunuslar tarafından tecavüz girişimine uğramışlardır. Ne var ki bu terapiler eğitmen eşliğinde yapıldığından, yunuslar hızla uzaklaştırılarak bu girişimler önlenebilmiştir.
- Yunusların penisleri bir el gibi görev görebilir ve cisimleri tutmak için kullanılabilir. Bu da, evrimsel süreçte de yunusların cinsel aktivitelerini daha sert ve daha kolay gerçekleştirebilmesini sağlamak için özelleştiklerini göstermektedir.
- Yunuslar diğer türlerin yavrularını ve bebeklerini sıklıkla öldürürler. İskoçya'da, yunusların ufak bir domuz balığı yavrusunu (ki normalde yunusların avı değildir), yeme amaçlı olmaksızın öldürdüğü keşfedilmiştir. Öncelikle kimse bu iddiaya inanmamış; ancak sonrasında başka bir domuz balığının yunuslar tarafından öldürülmesi kameraya kaydedilmiş ve iddia doğrulanmıştır. Ayrıca sadece tek bir araştırmada, yunuslar tarafından öldürülen 100 farklı domuz balığı yavrusu tespit edilmiştir. Bu ölümlerin sebebinin, yunusların az sonra göreceğiniz gibi, kendi yavruları ile domuz balıklarının yavrularını karıştırmaları olduğu düşünülmektedir.
- Yunuslar, kendi yavrularını da öldürürler. Özellikle de erkekler için bu "cinayetler" sıradan olaylardır. Araştırmalar, kimi zaman 5 yetişkin erkek şişeburunlu yunusun bir araya gelerek yavru bir şişeburunlu yunusu öldürdüğünü net bir şekilde göstermiştir. Üstelik bu yavru cinayetlerinin sırrı da çözülmüştür: erkekler, yavruları öldürürler, çünkü yavrusu ölen dişiler çok kısa sürede cinsel olarak aktif hale gelirler ve böylece erkekler çiftleşebilirler.
- Yunuslar çok az uyurlar. Araştırmacılar, hiçbir mental aktivite kaybı olmaksızın, yunusların 5 gün aralıksız olarak uykusuz kalabileceğini göstermektedir. Üstelik yunuslarda "uyku borcu" olarak bilinen olgunun da çok zayıf bir ihtiyaç olduğu keşfedilmiştir: yani bu uykusuzluk periyodundan sonra yunusların daha fazla uyuyarak arayı kapatması gerekmez. Bu adaptasyonun da, üreme şansını arttırıcı bir evrimsel sürecin sonucu olduğu düşünülmektedir.
- Yunuslar, doymak bilmez avcılardır. Dışarıdan göründüğü ve gösterilmeye çalışıldığı gibi sevimli ve oyuncu otçullar falan değildirler. Sıradan bir etçil avcıdırlar ve besin zincirinin oldukça üst basamaklarındadırlar. Gruplar halinde avlanırlar ve çok zekice stratejilerle avlarını neredeyse asla kaçırmazlar.
- Yunuslar diğer türlere amaçsız ve eğlencesine saldırılar gerçekleştirebilirler. Evet, oyun oynamayı çok severler ve inanılmaz sevimli hayvanlardır. Ancak bazı araştırmalar çok ilginç sonuçlar ortaya koymuştur: yunuslar, yakalayabildikleri köpekbalığı yavruları ile insanların "voleybol" oyununa benzer bir oyun oynamaktadırlar. Bu oyun sırasında genelde köpekbalığı yavruları yaralar almakta ve hatta ölebilmektedirler. Bu, adeta yunusların avcılarının yavrularını kullanarak onlara bir "ültimatom" vermesi gibidir.
- Yunuslarda çok sayıda cinsel yolla bulaşan hastalık bulunur. Bunlar neyse ki kara hayvanlarına bulaşmazlar; ancak denizel hayvanların korkulu rüyasıdırlar. Üstelik yunusların önüne gelen herhangi bir canlıya ve cisme tecavüz edebildiği gerçeği düşünülürse, bu hastalıkların ne kadar kolay yayılabileceğini görmek mümkündür. Zaten muhtemelen bu hastalıkların yunuslarda toplanmasının ana nedeni de, bitmek bilmeyen cinsel arzularıdır.
- "Katil balina" dediğimiz canlı, bir yunustur. Belki de yunusların "melekliğine" leke koymamak adına yapılan bu kelime oyunu, onlar hakkındaki imajı korumak için neler yapılabileceğinin güzel bir göstergesidir. "Balinalar da sevimlidir, ancak gerektiğinde katil olabilirler... Yunuslarsa asla!" Hoş, katil balinalar olarak bilinen yunuslar da, isimleri kadar "katil" değildirler; bu insanın bir yakıştırmasıdır. Ancak bu canlının bir yunus olduğunu hatırlayınız.
Dolayısıyla elbette tüm hayvanları sevin ve onları koruyun, bunda bir sıkıntı yok. Ancak onları oldukları gibi, kendi doğalarıyla, kendi yapılarıyla sevin ve televizyon/sinema sektörünün yaratmaya çalıştığı sahte imajlara kanmayın. Her hayvan, olduğu gibidir ve hiçbiri, insan için davranışlarını değiştirecek değildir. İnsan tarafından sert işkencelerle buna koşullandırılmadığı sürece...
Ve tekrardan: yunuslar gülmezler. Aşağıda gösterdiğimiz muhtemelen bir köpekbalığı tarafından parçalanmış bir yunus, bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır:

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Bu Güzel yazısı için Evrim Ağacı'na Teşekkürler...
24 Ocak 2014
Altın Oran Mucize İddialarına Cevap
Kısaca Özetlemek Gerekirse Altın Oran Mucize İddialarına Cevap adlı videoyu izleyelim.
Ortaya Atılan Mucize İddası
Altın Oran; Pi(π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1.618033988749894… dür. (noktadan sonraki ilk 15 basamak).
Bu oranın kısaca gösterimi:
şeklindedir.
Altın Oran : 1.618033988749894… dür
Bu demek oluyor ki; bir sayı ya altın orandır ya da altın oran değildir...
Bu ön bilgiden sonra konuya giriş yapalım, belki altın oran çıkar belki altın orana yakın bir oran çıkar.
Altın oran çıktığını kabul edelim bu oran kabe ile aynı enlem de olan bütün heryer için geçerli bir oran olur.
Teknik meslek Lisesinde okumuş ve geometri görmüş birisi sadece pergel ve cetvel kullanarak bir uzaklığı % 1 hassaslıkda çizebilir.
Bu video’da belirtildiği gibi Allah tarafından yapıldığı öne sürülen bir mucize varsa bırakın %1 hatayı mesela % 0,000000000000001 hata bile olmaması gerekmektedir.
Videodaki iddaya göre bu kanı bilimseldir.Hatta kendiniz “Google Earth” programı ile bakabilirsiniz de demektedir.
Bilimden bahsediyorsak; “Google Earth” yerine bilimsel verilerden yararlanmalıyız.
Aklınızda soru işareti kalmaması için konuyu hem bilimsel hemde idda ettikleri gibi “Google Earh” programından inceleyeceğiz.
1984 yılında internasyonal kabul edilen ve bütün GPS’lerde de (Global Positionin System) kullanılan WGS84 (World Geodetic System 1984) için; Resmi site ve Wikipedia bağlantılarından inceleyebilirsiniz.
WGS84′ün resmi elipsoidi ile hesaplandığında
Kuzey Kutup – Kabe arası uzaklık = 7632,1211 km
Kabe – Güney Kutup arası uzaklı = 12371,7962 km
İkisinin oranı ise = 1,621017…
Kuzey Kutup – Kabe arası uzaklık = 7632,1211 km
Kabe – Güney Kutup arası uzaklı = 12371,7962 km
İkisinin oranı ise = 1,621017…
Bu enlem de Kabe’nin 21,25 km güneyinden geçer.
Videoda da anlatıldıgı gibi belli bir hata payı söz konusu ve yukarıda da bu oranın Kabe’nin yaklaşık 20km güneye denk geldigini gördük(ki videoda bile belli bir noktaya göre değil belli bir alana göre hesaplanmış)
Videoda da anlatıldıgı gibi belli bir hata payı söz konusu ve yukarıda da bu oranın Kabe’nin yaklaşık 20km güneye denk geldigini gördük(ki videoda bile belli bir noktaya göre değil belli bir alana göre hesaplanmış)
Demek ki kutuplara göre hesaplanan bir noktanın altın oranda oldugunu iddaa edebilmek ya da bundan şüphelenebilmek icin bu noktanın 20km güneyinde veya 20 km kuzeyinde olmasına göz yumulabilir diye varsayarsak yaklaşık 21 derece enleminin etrafındaki 40 kmlik bir hat sözkonusu. Ki gözden kaçan aynı hattın güney yarım küredeki simetrigi de aynı altın oranı diğer kutba göre verecektir. Yani güney yarımküredeki 40 kmlik bir hat da hesaba dahil.
Kaba bir hesap yapıp, bu alanın yüzölçümünü bulursak;
21 derece enleminin uzunlugu yaklasık 37200 km
40*37200=1488000 km2
Güney yarım küreyi de hesaba katalım :
2*1488000=2.976.000 km2
Yani dünya üzerindeki 2.976.000 km2′lik alandaki herhangi bir noktanın altın oranda olan “mucizevi” bir nokta oldugu iddaa edilebilir(!)
40*37200=1488000 km2
Güney yarım küreyi de hesaba katalım :
2*1488000=2.976.000 km2
Yani dünya üzerindeki 2.976.000 km2′lik alandaki herhangi bir noktanın altın oranda olan “mucizevi” bir nokta oldugu iddaa edilebilir(!)
Bu alanın toplam dünya yüzölçümüne oranı 2.976.000/510.000.000 = yaklaşık %0,6. Kaldı ki sadece ilk aklıma gelen olarak kabe farzedelim ekvator veya çevresinde olsaydı “işte dünyanın tam ortasında” diyerek bunun çok daha bariz bir özel nokta oldugu idda edilecekti. Uzatmayalım ekvator ve 20 km cevresini de hesaba katsak oran %1′e kadar çıkar.
Dünya üzerindeki %1′lik bir alan “mucizevi” geometrik alanda düşünülebilecek yerlerdir. Ve bu bir dinin mucizeviliğini iddaa edebilmek için çok ama çok aciz bir rakam.
…………..
Şimdi, bilimsellikten sıyrılıp video’ da belirtildiği gibi “Google Earth” adlı programa…
Google Earth’e göre ;
A = KuzeyGüney =19981,53 km
Ag = GüneyKabe = 12357,97 km
Ak = KuzeyKabe = 7623,58 km
Ag = GüneyKabe = 12357,97 km
Ak = KuzeyKabe = 7623,58 km
A/Ag = 1,6168942
Ag/Ak = 1,62101926
Oysa phi = 1,61803398…
Yani Phi’yi tutturamadık.
Ag/Ak = 1,62101926
Oysa phi = 1,61803398…
Yani Phi’yi tutturamadık.
“Google Earth’e” göre bu nokta Kabe’yi göstermediği gibi Mescid-i Haram sınırları içinde de değil.
Yani; Resmi/Bilimsel rakamlara göre nede google earth adlı programa göre Kabe için “Altın Oran’dan” ve “Mucize’den” bahsedemeyiz.
Videodaki fragmanda ki gibi sayı cambazlığı yapalım bakalım ;
A ölçümünün doğru yapıldığından yola çıkarsak;
Ak = A/(1+phi) = 7632,265313 km olması gerektiğini buluruz. Oysa Ak = 7623,58 km ölçülmüştü. Aradaki fark 8,685312 km
Ag = A/phi = 12349,26469 km olması gerektiğini buluruz. Oysa Ag = 12357,97 km ölçülmüştü..Aradaki fark .8,70531277 km
Ak ölçümünün doğru yapıldığundan yola çıkarsak:
A = 19958,79156 km olması gerekirdi. Oysa A = 19981,53 km ölçülmüştü.. Aradaki fark -22,738444 km.
Ag = 12335,21156 km olması gerekirdi. Oysa ben 12357,97 km ölçülmüştü.Aradaki fark -22,758444 km
A = 19958,79156 km olması gerekirdi. Oysa A = 19981,53 km ölçülmüştü.. Aradaki fark -22,738444 km.
Ag = 12335,21156 km olması gerekirdi. Oysa ben 12357,97 km ölçülmüştü.Aradaki fark -22,758444 km
Ag ölçümünün doğru yapıldığundan yola çıkarsak:
A = 19995,61549 km olması gerekirdi. Oysa A = 19981,53 km ölçülmüştü. Aradaki fark 14,085492 km.
Ak = 7637,645492 km olması gerekirdi. Oysa ben 7623,58 km ölçülmüştü.Aradaki fark 14,065492 km
A = 19995,61549 km olması gerekirdi. Oysa A = 19981,53 km ölçülmüştü. Aradaki fark 14,085492 km.
Ak = 7637,645492 km olması gerekirdi. Oysa ben 7623,58 km ölçülmüştü.Aradaki fark 14,065492 km
Bunların hangisi doğru?
Hiç birisi.
Bu sayı cambazlıkları ile istenilen sayı doğru kabul edilip millete vaiz verilebilir.
Yapabileceğiimiz en sağlıklı şey, temelinden başlayıp kendi hesabımızı yapmak.
Minareyi çalan kılıfını hazırlamış zaten. Sayıların tam tutmadığını kendileri de görmiş ve züğürt tesellisi ile Kabe ve çevresini genişletmeye yeltenmişler.
Hiç birisi.
Bu sayı cambazlıkları ile istenilen sayı doğru kabul edilip millete vaiz verilebilir.
Yapabileceğiimiz en sağlıklı şey, temelinden başlayıp kendi hesabımızı yapmak.
Minareyi çalan kılıfını hazırlamış zaten. Sayıların tam tutmadığını kendileri de görmiş ve züğürt tesellisi ile Kabe ve çevresini genişletmeye yeltenmişler.
Son Olarak;
Aynı enlem üzerindeki yüzlerce yerleşim yeri kendi boylamı için altın noktadır.
Örneğin Küba şehri Camaguey k. kutbuna tam tamına 7631 km. İşte kutsal şehir Camaguey (alttaki resim)
Resmin büyük halini görmek için lütfen buraya tıklayınız.
Acaba tanrı sosyalizmi dünya için uygun gördüğü için sosyalizmin ayakta kaldığı son bir kaç ülkeden biri olan Kübanın bir şehrini bize işaret ediyor olmasın?
Aşağıdaki görüntü ise Camaguey’den güney kutbuna mesafe:
Biz de bir film mi yapsak acaba Kutsal şehir Camaguey ile ilgili?
Hemen kutsal noktamızın koordinatlarını verelim ki isteyenler kontrol edebilsin:
21°22’22.87″N
77°55’24.83″W
77°55’24.83″W
Olay, bazı şarlatanların para ve/veya şöhret kazanmak için ortaya attığı bir yalandan başka bir şey değil.
Esenlikle…


















