30 Kasım 2013

Göçebe (The Host) | Filmler

Göçebe (The Host) 
(2013 ABD Yapımı)

Yönetmen: Andrew Niccol

Oyuncular: Diane Kruger , Saoirse Ronan , Chandler Canterbury , Jake Abel , William Hurt

Film Hakkında: Dünyamız görünmeyen bir düşman tarafından istila edilmişti. İnsanların bedenleri, bu istilacılar için sahiplik yaparken bedenler bir değişikliğe uğramamış gibi görünse de, zihinleri ele geçiriliyordu. Neredeyse herkes teslim olmuştu. Geriye kalan vahşi birkaç insandan biri olan Melanie, yakalandığı zaman sonunun geldiğine inanır.



Göçebe, Melanie'nin bedenini alan ruh, yetkililer tarafından bir insan bedeninin içinde yaşarken karşılaşabileceği zorluklar hakkında uyarılmıştır: Baskın duygular, hislerin yoğunluğu, çok canlı olabilen anılar. Ama Göçebe'nin beklemediği bir zorluk vardır: Bedeninin önceki sakini zihninden vazgeçmeyi reddeder. Göçebe, Melanie'nin düşüncelerinin derinlerine inerek geri kalan insanların nerede olduğunu öğrenmeye çalışır. Ama Melanie'nin zihninde tek görebildiği, sevdiği adamın, hâlâ saklanan bir insan olan Jared'ın hayalidir.

Bedeninin arzularına direnemeyen Göçebe, yakalamak zorunda olduğu bu adama karşı özlem duymaya başlar. Dış güçler, Göçebe ve Melanie'yi, aslında istemeseler de, ortak bir hedefte birleştirir ve birlikte sevdikleri adamı bulmak için tehlikeli ve sonu belli olmayan bir macera için yola koyulurlar.


Fragmanı


  HD Kalitesi ile Tek Part İzle

Çin'den Ay'a insansız araç: Yutu

Çin, ülkenin ilk Ay keşif aracı 'Yutu'yu (Yeşim Tavşanı) taşıyacak Çang'ı-3 uzay aracının Pazartesi günü fırlatılacağını açıkladı.

Şinhua ajansının haberine göre, Çin'in uzay yüzeyine göndereceği mekiğin yerel saatle Pazar gününü Pazartesiye bağlayan gece 01.30'da Şiçang Uydu Fırlatma Merkezi'nden fırlatılacağı belirtildi.


Yetkililer, fırlatma sahasında gerekli hazırlıkların yapıldığını ve tüm unsurların iyi durumda olduğunu kaydetti. Aracın aralık ortasında Ay'a iniş yapması bekleniyor. Araç ayın Gökkuşağı Denizi bölgesine inecek. Ay yüzeyinde keşif amacıyla tasarlanan 140 kilogramlık Yütu'nun, iki kanadı ve altı teker bulunuyor. Ay misyonu sırasında Yütu, 90 gün boyunca 5 kilometrekarelik bir alanı inceleyerek, elde ettiği verileri doğrudan dünyaya iletecek.

1976'dan bu yana Ay’a keşif için hiçbir ülkenin araç göndermediği belirtilirken, Çinli yetkililer, Ay misyonunun, ülkenin Mars için yapılacak araştırmalara da son derece faydalı bir altyapı oluşturması bekleniyor. Çin ayrıca Ay'a insan göndermeyi ve Ay'da bir istasyon kurmayı da planlıyor.

Işık Olmadan Işık Görme: Fosfen Olgusu


Fosfen olarak bilinen bu olgu, göze doğrudan ışık girmiyor olmasına rağmen, ışıklı pırıltılar ve ışıltılar görme olarak tanımlanabilir. Karanlıkta otururken veya gözlerinizi sıkıca yumduğunuzda gördüğünüz parıltılar, fosfen örnekleridir. Kelime olarak fosfen, Yunancadaki "ışık" ve "gösterme" anlamına gelen sözcüklerin birleşiminden türetilmiştir.

Fosfen, basit bir şekilde, retinamızda yer alan fotoreseptörlerin mekanik, elektriksel veya manyetik olarak uyarılması sonucu oluşur. Yani normal bir şekilde, retinamıza ışık düşmesi sonucu görsel bilginin oluşmasına benzer şekilde oluşur. Ancak fark, fosfen oluşumunda ışığın etkisinin olmamasıdır. Örneğin gözlerinizi sıkıca yumduğunuzda ışıkların çakmasının nedeni, kaslarınızın kasılması sonucu bu sinir uçlarının uyarılması ve olmayan bilgilerin iletilmesidir.

Bunu basit bir diğer şekilde, gözlerinizi ovalayarak da başarabilirsiniz. Elinizin gözünüzde oluşturduğu mekanik etki, sinir uçlarını uyararak görüntüler yaratmaya yetecektir. Bir diğer sık karşılaşılan durum, sert bir şekilde hapşırdıktan, sümkürdükten, güldükten veya öksürdükten sonra göz önünde ışıkların çaktığını görmektir. Aynı şekilde, hızla ayağa kalkmanız sonucu kan basıncınızın birden düşmesiyle de bu şekilde görsel uyarılar oluşabilir. 

Bunun haricinde fosfen, yapay yollarla gözün elektriksel olarak uyarılması veya etraftaki manyetik alanın çok hızlı bir şekilde değişmesiyle, elektromanyetik kuvvetler dahilinde de sinir uçlarının elektriksel olarak uyarılmasıyla oluşabilir. Örneğin yörüngede veya Ay'da görev alan astronotların, manyetik alan değişimine bağlı olarak fosfen gördükleri raporlanmıştır.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

DOWN SENDROMLU BEYAZ KAPLAN ''KENNY''!

Kenny, yapay seçilim ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bir hayvanat bahçesinde üretilmiş bir beyaz kaplandır. Beyaz kaplan, çok nadir olarak bulunan bir kaplan türüdür ve hem araştırmacılar, hem hayvanat bahçeleri, hem de özel bakıcılar açısından her zaman ilgi konusu olmuştur. Bu sebeple hayvanat bahçelerinde, yapay seçilim kullanılarak vahşi yaşamda bulunan beyaz kaplanlara en yakın bireyler, evrimsel yöntemlerle yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak ne yazık ki bu kombinasyonun elde edilmesi için çok küçük bir gen havuzundan bireylerin seçilmesi gerekmektedir. Bu da, çeşitli genetik sorunların ortaya çıkması ihtimalini katlayarak arttırmaktadır.

İşte bu çaprazlama denemelerinin sonucunda, Dünya'da ilk defa tespit edilen Down sendromlu bir kaplan doğdu. Tıpkı insanlarda görüldüğü gibi, Kenny'nin de zihinsel gelişim sorunları var ve bazı fiziksel hareketleri kısıtlı. Ancak bu farklılıkları haricinde, tam
amen hayat dolu ve oyuncu bir kaplan. Kenny'nin, şimdiye kadar var olan ilk Down sendromlu kaplan olduğu düşünülüyor.

Down sendromu insan dışı hayvanlarda çok nadiren görülüyor. Ne yazık ki Kenny ile ilgili çok detaylı bilgiler bulunmuyor. Edindiğimiz bilgilere göre, Kenny 4 Nisan 1998 senesinde ABD'nin Arkansas eyaletindeki Eureka Springs'de doğdu ve maalesef 28 Haziran 2008 günü, kanser dolayısıyla yaşamını yitirdi. Hayvanat bahçesi yetkililerinden Patricia Quinn, kaplanın Down sendromuna sahip olduğundan tam olarak emin olmadıklarını, ancak akrabalar arası çiftleşmenin bir ürünü olduğunu net bir şekilde ifade ediyor.


Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynak: PetCollective

Bode Galaksisi (M81 - NGC 3031)

Dünyadan yaklaşık 12 milyon ışık yılı uzaklıkta, Büyük Ayı Takımyıldızı'nda yer alan bir sarmal gökada olan M81, kendisini 1774 yılında keşfeden Johann Elert Bode'nin adıyla da anılmaktadır.

1993 yılında keşfedilen SN 1993J isimli bir süpernovaya da ev sahipliği yapmaktadır. Merkezinde güneşten 70 milyon kat daha fazla bir kütlesi olan bir karadelik mevcuttur.

Yaklaşık 47.500 ışık yılı yarı çapında olan M81'de 250 milyar civarında yıldız bulunmaktadır.



                         M81 ve merkezindeki karadelik



Hubble Uzay Teleskobu'ndan M81

Çerez Tadında Feynman Diyagramları- I

Çerez Niyetine Feynman Diyagramları- I

 Fizikle uzun zamandır ilgilenenlerimiz, bunun yanında henüz Feynman diyagramları hakkında bilgi sahibi olmayanlarımız, çokça rastladıkları bu dalgalı ve fiyakalı çizgileri anlamlandırmak istemişlerdir. Bu çizgiler bizler için ne anlam ifade etmeli? Onları doğru anlamanın yolları nelerdir? Esasında temel olarak bu diyagramların anlaşılması, o kadar da zor değildir. Hadi başlayalım!

 Richard Feynman. Bu isim, bilime verilmiş armağanlardan biridir. Henüz yirmili yaşlarında, Trinity adlı, dünyanın ilk nükleer bomba denemesi ile son bulan Manhattan Projesi'nde görevlendirilen bu adam, renkli kişiliği, olağanüstü merakı ve zeki bir fizikçi olmasının yanında, çeşitli eğlence mekânlarında bongo çalmış, resim sanatıyla da uğraşmıştır. Bu ne iş yaptığı belli olmayan adam, 1965'te, Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştü. Bu ödülü almasında, kuantum elektrodinamiği dediğimiz, fotonların, yüklü parçacıklarla, özellikle de elektronlarla ve karşı parçacıkları (elektriksel yük olarak ters işaretli parçacıkları; örneğin, elektron (-) yüklü iken pozitron (+) yüklü elektron olarak kendisini gösterir) olan pozitronlarla etkileşimi üzerine olan çalışması oldukça etkili olmuştur. Kısaca açıklamak gerekirse, Feynman diyagramları, parçacıklar bozunduğunda veya diğer bazı parçacıklarla etkileşime girdiğinde temel olarak ne olduğunu, ne bekleyebileceğimi zi gösteren şemalardır.

 Ankara'dan İstanbul'a uçacak olan bir uçağın hareketini düşünelim. Havaalanında durmakta olan uçak, hepimiz için duruyordur. Evet; uçak duruyor. Yolcular henüz yerlerini almaya başlamış, herhangi bir hareket hissetmiyorlar. Ancak bir dakika! Uçak, yolcular, arka koltuklardan birindeki yaşlı adamın elindeki kafeste bulunan muhabbet kuşu, havaalanı, havaalanının bulunduğu şehir, şehrin bulunduğu ülke, Dünya, Güneş Sistemi, Samanyolu, galaksi kümeleri ve daha sayamayacağımız nice obje, esasında hareket ediyor; ancak tam olarak bilgisine sahip olmadığımız, günlük yaşantımız içinde çokça karşılaştığımız 3 boyuttan farklı bir boyutta: zamanda. Zamanda hareket etmek de ne demek? Aslında şu anda yaptığımız, yapmak zorunda olduğumuz ve daima geçmişten geleceğe doğru yapacağımız şey.

 Uçak, uzayda hareket etmemektedir; ancak -açıkladığımız gibi- zamanda hareket etmektedir. Şimdi, burada birazdan kullanacağımız bir grafik için hazırlık yapalım. Kullanacağımız grafik, zaman ve konum arasındaki ilişkiyi gösterecek olan grafiktir. Yani herhangi bir cismin, örneğin masanın üzerindeki telefonumuzun, zamanla nerede, nerelerde bulunduğunu gösterecek olan grafik.



 Ancak artık şaşırmayacağımız biçimde, kuantum dünyasında, tabii ki de işler farklı yürür. Kuantum dünyasının sevgili sakinlerinden, parçacıklardan bazıları, zamanda ileriye doğru olduğu gibi, geriye doğru da hareket edebilir. Bu noktada Feynman'ın farkına vardığı durum, atom-altı dünyadaki küçük uzay-zaman haritalarının, parçacıklar etkileşime girdiğinde ne olduğunun gösterilmesi ve sonuçların sistematikleştirilmesi için uygun bir yol bulunduğuydu. Esasında bu diyagramlar, beklenenden fazlasını da verdiler: farklı olayların olasılıklarının hesaplanmasında aracı oldular.

 Feynman'ın bu grafik yöntemi, kuantum dünyasında, parçacıkların davranışları ile ilgili tüm olasılıkları gözümüzde canlandırabilmemizi sağlar. Aynı zamanda modern fiziğin en önemli araçlarından biri olan bu diyagramlar, basit biçimde açıklamak gerekirse, elektromanyetik kuvvet ile birbirinden uzaklaşan iki elektronun gideceği bazı olası yönleri görmemizde önemli rol oynar. Diyagramlarda rastladığımız düz çizgiler her zaman elektronları, dalgalı çizgiler ise her zaman fotonları temsil eder. Burada da zamanın bir oku vardır; zamanın, aşağıdan yukarıya doğru ilerlediği düşünülür. Diğer yandan çizgilerin birleştiği noktalar, fotonların oluştuğu veya elektron tarafından soğurulduğu, enerji olarak hapsedildiği noktalardır.




                               Tek foton alışverişiyle gerçekleşen elektron-elektron saçılımı 


 Örneğin yukarıdaki diyagramda (iki diyagram da aynı etkileşime aittir), bir elektronun bir diğeriyle etkileşimini görüyoruz. Klasik fizik açısından bakıldığında, iki elektron, birinden diğerine doğru uzanan bir ''itici elektriksel kuvvet'' sonucu etkileşirler. Birbirlerinin yollarına çıkmış olan elektronlar, bunu yaparlar ve sonra farklı birer doğrultu ve hız edinerek yollarına devam ederler, birbirlerinden uzaklaşırlar. Ancak kuantum mekaniksel açıdan ise olay çok farklıdır. Yukarıdaki diyagramın alt tarafından başlayalım (zamanın yukarıya doğru işlemesi sebebiyle). İki elektronun birbirlerine doğru ilerlediğini görüyoruz. A noktasında, soldaki elektron, bir foton yayıyor ve yoluna, başka bir doğrultuda devam ediyor; sola doğru açılarak uzaklaşıyor. Makro ölçekten bakıldığında anormal bir durum yok: iki elektron birbirine yaklaştı, etkileşti ve geri sekti. Ancak atom-altı dünyadan bakıldığında, yine durum oldukça farklıdır. Söz konusu etkileşim, esasında uzayda yol alan bir kuvvet aracılığıyla değil, bir noktada yayımlanan ve diğer bir noktada soğurulan, enerjiye dönüşen bir fotonun verilmesi yoluyla gerçekleşmiştir. Öyleyse elektronların yön değiştirmelerinin bir ''değişim kuvveti'' sonucunda gerçekleştiğini söyleyebiliriz. İşte bu yüzden bizler hep, ''Foton bir kuvvet taşıyıcısıdır.'' deriz. Şimdi bir başka diyagrama göz atalım.




                                                       İki foton alışverişiyle gerçekleşen elektron-elektron saçılımı


 Burada, parçacıklar arasındaki olası sonsuz etkileşim biçimi içinden sadece birini daha görüyoruz. Yalnız, bir önceki etkileşimden bir farkla beraber: 1 değil, 2 adet foton ''takas ediliyor''. Toplamda sonuç ise yine aynı: elektronlar sapıyor. Mekanizma ise biraz daha karmaşık. Şimdi, türetebildiğimiz kadar etkileşim türetebiliriz. Görünüşe göre fizik yasaları, bu fırsatı geri tepmişe benzemiyor; zira henüz tanımlanmamış sonsuz etkileşim türü var. Diğer bir deyişle, Feynman diyagramlarının sayısında bir sınır yok. Kuantum fiziği aslında bize, böylesi olası süreçlerin tümünün gerçekleşebileceğini ve bunların farklı olasılıklarla da meydana geldiğini söyler. Şimdilik ana mekanizmayı anlamış görünüyoruz. Gelecek yazımızda, daha da derinlere ineceğiz; ancak daha anlaşılır biçimde.

Faydalı olmasını umuyoruz..

Alıntıdır...

Evrim Ağacı yazarlarına teşekkür ederiz...


                                                                                     #AydınAdam

29 Kasım 2013

Yıldız Doğumu ve Ölümlerine Ait Coşkulu Bir Sahne: NGC 2035


Büyük Macellan Bulutu bize en yakın gökadalardan biridir. Gökbilimciler şimdi ESO’nun Çok Büyük Teleskopu’nu kullanarak bu gökadanın daha az bilinen bölgelerini araştırıyorlar. Bu yeni görüntüde yeni yıldızların doğduğu yerlerdeki gaz ve yoz bulutlarının aldıkları ilginç şekiller yer alıyor. Bunun yanısıra görüntüde yıldız ölümünün etkileri de görüntülenmiş — süpernova patlamaları ile meydana getirilen ipliksi yapılar.

Bizden sadece 160 000 ışık-yılı uzaklıkta Kılıçbalığı takımyıldızı doğrultusunda bulunan Büyük Macellan Bulutu en yakın gökada komşularımızdan biridir. Aktif olarak yıldızların oluştuğu parlak bölgelere sahip olup bunlardan Tarantula Bulutsusu gibi bazıları yeryüzünden çıplak gözle bile görülebilmektedir. Bu yeni görüntü ESO’nun Şili’deki Paranal Gözlemevi’nde bulunan Çok Büyük Teleskopu ile alınmıştır.


 

Araştırmanın ana hedefi bazen Ejderha’nın Başı Bulutsusu adı verilen NGC 2035 (sağda) bölgesidir. NGC 2035 bir HII bölgesidir, ya da genç yıldızların dışarıya attıkları enerji yüklü ışınımlar nedeniyle parlamakta olan gaz ve toz bulutlarından oluşan bir salma bulutsusudur. Bu güçlü ışınım gaz içerisindeki elektronları atomlardan ayırarak, sonradan diğer atomlara bağlanmasını ve bunun sonucunda ışık salınmasına neden olur. Gaz içerisinde karışık halde bulunan karanlık kümeler, ışığı salmak yerine soğurarak bulutsu boyunca desenli şeritler ve karanlık şekiller meydana getirirler.

Görüntünün solunda yer alan ipliksi şekiller yıldız oluşumlarnın sonucu değildir, tersine yıldız ölümleri ile ilgilidir. Bu, Evrende meydana gelebilecek en şiddetli olaylardan biridir — bir süpernova patlaması [1]. Bu patlamalar öyle parlaktır ki, gözden kaybolmadan haftalar ya da aylarca süre içinde bulundukları gökadadan daha parlak hale gelirler. Bu görüntüye bakarak, bulutların boyutlarını kavramak zor olabilir — birkaç yüz ışık-yılı genişliğinde olabilirler. Ayrıca bizim gökadamızda değil, çok daha uzaktadırlar.

Büyük Macellan Bulutu çok büyüktür, ancak kendi gökadamızla karşılaştırdığımızda sadece 14 000 ışık yılı genişliği ile oldukça gösterişizdir — Samanyolu’ndan yaklaşık olarak on kat daha küçük.

Bu görüntü ESO’nun Şili’deki Paranal Gözlemevi’nde bulunan Çok Büyük Teleskopu üzerindeki Odak Daraltıcı ve Düşük Dağılımlı Tayölçer’i kullanılarak, ESO’nun Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak alınmıştır.


Notlar

[1] Bu görüntüde yer alan süpernova patlamasından geriye kalan nesne SNR 0536-67.6 olarak adlandırılmaktadır.

[2] Bu görüntü ESO’nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. 


Kaynak: ESO

ISON Güneş'in etkisinden kurtulmuş olabilir mi?


NASA'nın SDO uydusu tarafından 
ISON'un son görüldüğü nokta


Güneşe en çok yaklaştığı tarih olan 28 Kasım 2013'den itibaren neredeyse gözden kaybolan ve güneşin etkisiyle yok olduğu düşünülen ISON, büyük bir sürprize imza atabilir.

Güneş Sistemi'nin oluşumundan beri içinde bulunduğu düşünülen Oort Bulutu'ndan güneşe doğru yolculuğunun en tehlikeli aşamasında gökbilimcileri ve meraklıları tam bir muamma içinde bıraktı ISON.

İlk gözlemler ve ölçümler ISON'un güneşin etkisiyle tamamıyla parçalandığını ve güneş tarafından yutulduğunu göstermekteydi.

29 Kasım 2013'te ise ISON tekrar gözlemlenmeye başladı. Daha küçük bir şekilde ortaya çıkan ISON'dan kalan parçaların çıplak gözle görülüp görülemeyeceği önümüzdeki günlerde belli olacak. İlk tahminler geceleri görülebilecek bir parlaklığa ulaşabileceği yönünde..




 Video


28 Kasım 2013

3 Dakikanızı Ayırıp Okumanız gereken bir yazı

Elektromanyetik Alan" konusunda doktora yapmış bir kişiyim.

Öncelikle dizüstü bilgisayarlarını asla ve asla kucağınızda, dizinizin üstünde kullanmayın.

En çok manyetik alanı saç kurutma makinesi ve ütü yayar (bu aletleri kullanırken acele edin, işinizi çabuk bitirin.

"Yatak odalarında televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu bulunması tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlıdır. Havayı iyonize eden elektromanyetik alan yüzünden çoğu zaman bir koku ile algıladığımız ancak gözle göremediğimiz elektrik yüklü parçalar havada asılı kalırlar. Saatlerce havalandırsanız bile tam olarak ortamdan süpürülmezler, her nefes aldığınızda ciğerlerinize bu parçaları çekiyorsunuz demektir.

Elinizin hemen altındaki klavye ve Mouse ise her hareketinizde elektrik sinyalleri gönderir. Mutlaka kablolu mouse kullanınız. . Aynı şekilde uzun süreli klavye ve mouse kullanımı maalesef bilekleri ve eli deforme etmektedir. "RSI (Repetitive Strain Injury)" denen sürekli aynı bedensel hareketlerin tekrarıyla oluşan eklem rahatsızlıkları ve "Carpal Tunnel Sendorumu (tekrar eden hareket sendromu )" ciddi sonuçları olan ve ameliyat gerektirebilen hasarlar verirler.

Lazer baskı yapan yazıcılar, çalışmaları sırasında ozon gazı üretirler. Uzmanlar kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının, manyetik alanın zayıflattığı bünyelerde oluştuğunu söylüyorlar.

Mesela çoğumuzun kullandığı Bluetooth kablosuz bağlantısı için HP firmasının resmi kitapçığı "lütfen sağlığınız için bir metreden kısa mesafede Bluetooth kullanmayın” diyor.

Eğer bütçeniz yetiyorsa LCD dediğimiz ince ekranlardan alın. Bunun radyasyon seviyesi daha düşüktür.

Bilgisayar kasanızı bedeninizden uzak tutun. Kabloları mümkün olduğunca uzun tutarak çevrenizdeki boş alanı uzatın, Bilgisayar masanızı metal aksamdan değil, ahşap ve elektrik yükü tutmayacak şekilde oluşturun.
Bilgisayarınızın bağlı olduğu prizi mutlaka topraklı yaptırın.

Günde bir kaç saatten fazla keyif, oyun ve web gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayar karşısında zaman harcamayın.

Son olarak, bilinen tüm elektronik cihazlarda elektromanyetik alanı yakalama becerileri yüzünden özellikle ametist kristalleri kullanmanızı ve bilgisayarınızın yakınına koymanızı önereceğim.

Bu ametist kristalleri belli aralıklarla deniz suyuyla topraklandıklarında elektrik yükleri sıfırlanarak gereken koruma alanını sağlamaya devam ederler."

Sevgili okurlar, ben şahsen Balıkesir Dursunbey Güğü Köyü'nde çalışırken, köyde ametist madeni olması nedeniyle, bol miktarda ametist kristali edinmiştim.

Ve En Önemli Konu :  Eğer acil servis doktoru falan değilseniz, cep telefonunuz uyuyacağınız odada asla açık olarak kalmamalı. Gece siz uyurken Yatak Odanızdan en az 10 metre uzakta olmalıdır!!!!

Yapılan araştırmalara göre 20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor. Nitekim telefon ile konuşurken sınırı aştığınızda hep başınız ağrır.. Unutmayınki , konuşurken de telefonun patlama gibi bir tehlikesi vardır . . . Mutlaka Kulaklık Kullanın !

Telsiz telefonlarda da benzer tehlikeler mevcut, ev telefonunuz telsizse değiştirin, kablolu alın.

Çamaşır ve bulaşık makineleri çalışırken yanında durmayın ( mesela bulaşık makinesini çalıştırıp yanındaki masada keyif çayı içmeyin veya masa keyfi yapmayın ), çünkü çok manyetik alan yayarlar. Özellikle çamaşır makinesinin, çamaşırları döndürme aşamasında hemen uzaklaşın.

Son olarak; kullanmadığınız aletleri fişten çekin. Yapılan araştırmaya göre, "stand by" da yani bekleme modunda kalan aletler, gene elektrik tuketıyorlar. Ve ABD'de bekleme modunda tüketilen elektiriğe " vampir elektirik" deniliyor. Bu da gösteriyor ki elektronik aletler fişten çekilmediği, en azından güç düğmesinden kapanmadığı sürece bizim için tehlike yaymaya devam ediyor.

Tüm bu aletlerin neden olduğu masraf ve küresel ısınma yetmiyormuş gibi, bizi de tüketiyorlar yavaş yavaş...

ISON Başaramadı


ISON adlı kuyrukluyıldız Güneş'le karşılaşmasından sağ çıkmadı. İson'un Güneş'i geçtikten sonra daha da parlak bir şekilde uzaydaki yolculuğuna devam edebileceği ihtimali astronomi çevrelerinde büyük heyecan yaratmıştı. Fakat ''yüzyılın kuyrukluyıldızına'' bağlanan umutlar boş çıktı. İson'un Güneş'in sıcaklığı ve çekim gücüne dayanamayıp dağıldığı anlaşılıyor.

NOT : Kimi kaynaklara göre kurtulmuş ama bizce kurtulan kısım güneşe dayanamayıp oda tozolabilir.
Konu henüz netlik kazanmamıştır.



Bu bir "Beyaz Cüce"



Başka bir ifadeyle, ölmüş olan Güneş benzeri bir yıldızın, artık enerji üretemeyen sönmüş çekirdeği. Gördüğünüz gibi, hemen hemen Dünya ile aynı boyutlarda, ancak Dünya'dan "en az" 200 bin kat daha ağır. Bu arada, ilustrasyonda öyle beyaz bişey gibi göründüğüne bakmayın, o uzaklıktan gözlerinizi kör edecek kadar parlak görünürdü. 


Beyaz cüceler, yaklaşık 100 bin santigrat derece sıcaklığa sahiptirler. Artık içinde nükleer reaksiyon gerçekleşmediği için sürekli soğurlar. Ancak, uzayda soğumak pek kolay olmadığından, bir beyaz cücenin sıcaklığını görünmez olana kadar yitirmesi 8-10 milyar yıldan uzun sürer. Eğer, gökyüzünde Ay'ın bulunduğu yerde artık iyice soğumuş, 3-4 milyar yaşında bir beyaz cüce olsaydı, bizi milyarlarca yıl boyunca en az Güneş kadar ısıtıp aydınlatırdı.




Güneş Koronası'nın Aşırı Yüksek Sıcaklığının Nedenine Dair İpuçları Keşfedildi!




Güneş Rüzgarları dediğimiz olguların oluşmasını sağlayan, yüzeyin üst tarafında bulunan Korona bölgesinin Güneş yüzeyinden çok daha fazla sıcak olması sorunu 70 yıldır bir türlü cevaplanamıyordu. Güneş yüzeyi 6.000 santigrat derece iken, yüzeyin birkaç yüz km yukarısı 1 milyon derece sıcaklığındaydı.

New York’ta bulunan Columbia Üniversitesi Astrofizik Laboratuvarı’ndan Dr. Michael Hahn ve Daniel Wolf Savin, Korona katmanının kutup bölgesinde manyetik alanın yeterli enerji toplayarak Korona’yı ısıttığı hatta enerjinin büyük bir kısmını alçak yerlerde taşıyarak ısının tüm koronaya yayılmasını sağlıyor olabileceğini açıkladı. Bu gözlem 70 yıllık Korona Isınma Problemi olarak bilinen, Güneş'in Korona katmanının yüzeyinden çok daha yüksek sıcaklıkta olmasını açıklayabilir.

Hahn ve Savin, Japon uzay aracı Hinode’nin süper ultraviyole resimlerinden bilgileri incelediler. Güneş'in manyetik alanının Korona bölgesinde oluştuduğu manyetik kanallardan birini incelediler. Konuyla ilgili araştırma The Astrophysical Journal dergisinde yayımlandı.

Koronal Isınma Problemi'ni anlamanın en kolay yolu, üzerinden ateşler fışkıran bir buz kübünü hayal etmektir [ve normalde böyle bir şey olmaz, olmaması gerekir]. Güneş'te de buna benzer bir efekt oluşmaktadır. Güneş'in merkezindeki nükleer füzyon çekirdeğin 15 milyon santigrat dereceye çıkmasına neden olur. Bu sıcak fırından uzaklaştıkça ve Güneş'in yüzeyine vardıkça, sıcaklık 6000 dereceye kadar düşer. Ancak Güneş yüzeyinin hemen dışında, "korona" denen bölgede sıcaklık bir anda 1 milyon dereceye fırlar. Bu sıcaklık zıplaması, bilim insanlarının kafasını 1939 yılından beri karıştırmaktadır.

Bu gizemi açıklamaya çalışan 2 teori bulunuyor. Bunlardan ilki, manyetik alan döngülerinin güneş yüzeyinden fırlayıp, yüzeyin etrafındaki bölgeleri aşırı ıstıması üzerine dayanıyor. Diğeri ise güneş yüzeyinin altından gelen sıcaklık dalgasının manyetik enerji taşıdığı ve bu enerjinin koronada birikerek açığa çıktığı fikri üzerine kurulu. Gözlemler, bu iki teorinin de Güneş yüzeyinde sürekli olarak gerçekleştiğini gösteriyor. Ancak bilim insanları bugüne kadar bu teorilerden sadece bir tanesinin sorunun cevabını açıklamaya yeterli olup olmadığını keşfetmeye çalışıyor.

Hahn ve Savin'in araştırmalarına göre manyetik dalgalar sorunun cevabı olmalıdır. Bu keşif, yeni soruları da beraberinde getiriyor: bunların başlıcası ise bu dalgaları söndüren şeyin ne olduğu... Hahn ve Savin araştırmaları sayesinde bu sorunun cevabını bulmaya çalışacak.

Fotoğraf, Güneş'in atmosferinin bir bölümü olarak da niteleyebileceğimiz Korona'nın Güneş tutulması sırasında Dünya'da görünümünü gösteriyor.


Kaynaklar:
http://www.sciencedaily.com/releases/2013/10/131015191614.htm

27 Kasım 2013

Kepler 78b




Bu gördüğünüz, bizden 400 ışık yılı uzaklıktaki Kepler 78 isimli yıldız ve çevresinde keşfedilen Kepler 78b isimli gezegeni. 

Karen Teramura tarafından canlandırılan ilustrasyonda, gezegenin yıldızına fazlasıyla yakın olduğunu farketmişsinizdir. Öyle ki, yıldıza sadece 1.5 milyon km uzakta dolanan gezegenin bir turu, yani bir yılı sadece 8.5 saat sürüyor. Böylesi bir yakınlık, yörüngesinde dolandığı K sınıfı turuncu cüce yıldız tarafından sıcaktan kavrulduğu anlamına geliyor. Yapılan hesaplar, gezegenin yüzey sıcaklığının "8 saatlik dönme süreci içinde" 2.000 ila 2800 santigrat derece arasında değiştiğini gösteriyor.

Kepler 78b'yi özel kılan şey, bizim dünyamıza çok yakın (1.5 katı) olan kütlesiyle kayalık bir gezegen olması. Bu keşif, Dünya benzeri kayalık gezegenlerin galaksimizde bolca bulunduğunu göstermesi açısından önem taşıyor.



Yoğunlaşma İzleri

YOĞUNLAŞMA İZLERİ
Herkesin dikkatini çekmiştir; bazen çok yükseklerden geçen bir uçağın, ardında upuzun beyaz bir iz bıraktığını görmüşsünüzdür. Bildiğiniz gibi, yeryüzünden yükseldikçe atmosferde hava sıcaklığı düşmeye başlar. Uçakların uçtuğu yükseklikte sıcaklık -30 ila -40 santigrat derece arasındadır. Bu izler, 8 km ve daha yüksekte uçan uçağın egzosundan çıkan "sıcak" ve yoğun su buharının, o yükseklikteki çok soğuk hava ile karşılaştığında anında donup kristalleşmesiyle oluşur. Bölgedeki hava çoğunlukla sakin olduğu için, bu izler uzun süre kaybolmadan kalarak uçakların arkasında kilometrelerce uzunlukta buz kristallerinden oluşan bir kuyruk oluşumuna sebep olur. Bazen de oluşan hava akımlarıyla yoğunlaşma izleri birbirlerinin üstüne binerek karmaşık şekiller oluşturabilir.

Yoğunlaşma izleri kimi zamanlar saatlerce kalabildiği ve Güneş ışığını engellediği için, kimi zamanlar bölgesel iklim bozukluğuna sebep olarak gösterilebiliyorlar. Şunu da söylemek gerekir ki, yoğunlaşma izlerinin asıl sorumlusu genellikle yolcu uçakları değil, çok daha güçlü motorlara sahip olan askeri jet uçaklarıdır.

1989 yılında çekilen bu fotoğraf, Kanada Uluslararası Havacılık Gösterileri'ne gitmekte olan iki adet Rus Mig 29 uçağı tarafından oluşturulmuş "yoğunlaşma izleri"ni kendilerini takip eden bir F-15'in bakış açısından gösteriyor.



Gökbilimin İnsanlığa Yararı

GÖKBİLİMİN İNSANLIĞA YARARI



Bugün bu konuda bir makale okudum ve sizinle bazı kısımlarını paylaşmak istedim. ABD’de bir zenginin büyük katkıları ile kurulan meşhur Keck teleskobunun yıllık masrafı 30.8 milyon dolar, yani bir gecede bu teleskop 53.7 bin dolar harcıyor. Hubble teleskobunun yerine yapılan James Webb teleskobunun uzaya gönderildiğinde maliyeti 8.8 milyar dolar olacakmış. Bu kadar çok para harcanan gökbilimin insanoğluna ne yararı oluyor?

Bu soru son zamanlarda Avrupa ülkelerinde çok sorulmaya başlandı, İngiltere, İspanya gibi ülkeler bir çok teleskobunu kapatarak bütçe kısıntısına gitti. Bu durumdan etkilenen Avrupalı gökbilimciler gökbilimin insanlığa nasıl yararlar sağladığını anlatmaya başladılar ve bu konuda çeşitli makaleler yayınlıyorlar.

Ben bu yararları tek tek yazmıyacağım ama yine de bazı başlıklar vermeyi yeğliyorum. Örneğin sağlıkta kullanılan bir çok görüntü işleme yazılımları, havaalanlarında bagajlarda patlayıcı madde kontrolü yapan gaz kromatografı, ilk Kodak filmleri, bugün sadece akıllı telefonlarda değil çeşitli kameralarda kullanılan CCD teknolojisi gökbilim sayesinde kullanıma girmiştir.

En büyük yararı olarak da tüm insanların merakı olan evrende bizden başka yaşam var mı, evren nasıl oluştu, biz nereden geldik gibi insanlığın en büyük sorularının yanıtını arayan en önemli bilim dalıdır diyorlar. Bu nedenlerle Stephen Hawking’in yazdığı Zamanın Kısa Tarihi adlı yapıtı 10 milyon satmış ve Carl Sagan’ın Cosmoz dizisi tam 60 ülkede gösterilmiş.

Okuduğum makaleye yorum yazanların da ilginç saptamaları var. NASA’nın yıllık bütçesi, savunma bütçesinin sadece 10 günlük, sosyal sigortalar kurumunun 11 günlük kısmına eşitmiş. Daha da ileri gidip ABD askerlerinin Afganistan ve Irak’ta kullandığıklimalı çadırların maliyetine eşitmiş. Bir okuyucu ise insanlığa yararını boş verin, gökbilime gereksinmemiz var, o kendi içinde önemlidir diyor.

1997 yılında TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) açıldığında gururlanmıştık, çünkü o zaman kadar TÜBİTAK’ın para harcadığı en büyük projeydi, aklımda kaldığına göre 5 milyon dolar yöresindeydi. Açıldıktan 10 sene sonraya kadar sadece teleskopları ayakta tutmak ve gözlemle geçti. Daha sonra bir DPT projesi ile genç mühendisler alındı ve bunlar ileri kurumlarda eğitim görerek ülkelerine döndüler.

Bu mühendislerle artık TUG, teknolojik atılımlar da yapacaktı. Fakat projenin sonuna gelindiği için şimdi maaşları kesilecek ve TUG’dan ayrılacaklar, çünkü onların kadroları yok ve projeden maaş alıyorlardı. Bu bilimsel kurumun bütçesi acaba savunma bütçemizin binde kaçı? Anımsadığım kadar 8 mühendisin toplam maaşı ne kadar, gelecekte ülkeye katkıları ne kadar olacak?

Doğu Anadolu Gözlemevi (DAĞ) projesi bir DPT projesi ve bütçesi yaklaşık 50 milyon TL. Bu miktarı duyan bazı kişiler bilime bu kadar para yatırılır mı diye soruyorlar. Yukarıda verdiğim rakamlara bakılırsa Keck teleskobunun 200 günlük bakım ücreti daha fazla değil. DAĞ’ın bütçesi bunun 10 katı, 100 katı olması gerekir. 

Genç arkadaşlarım uzun süredir büyük bir uğraşta Avrupa Birliğinin Gökbilim kuruluşu olan ESO’ya (Avrupa Güney Gözlemevleri) girmek istiyorlar. Bu sayede ESO’nun teleskoplarını kullanabilecekler, o kurumun çeşitli olanaklarından yararlanmak istiyorlar. Bunun için Türkiye’nin bir ücret ödemesi gerekiyor, sanırım yılda 50 milyon Euro yöresinde. Bu para çok görüldü, sonuçta ne ESA ne de ESO üyesi olamadık. 

Bu miktarları kendi maaşımızla veya kazancımızla kıyasladığımızda gözümüze büyük gözüküyor, devlet bütçesinde o denli de büyük değil. Son zamanlarda onlarca projeyi gerçekleştiren Türkiye milyar dolardan aşağı konuşmuyor. Bir ülkede bilim ve sanat olmazsa o ülkenin ayağa kalkamayacağını bilmemiz gerekiyor. Bilime yatırılan paranın miktarını sorgulamak yanlıştır.

Prof. Dr. Ethem DERMAN

25 Kasım 2013

Evrenin Büyüklüğü ve Dünya'nın Evrendeki Konumu | Kısa Belgesel



Evrenin Büyüklüğü ve Dünya'nın Evrendeki Konumu


24 Kasım 2013

Aşkın Evrimi

Aşkın Evrimsel Temelleri
Esasında aşkı sadece tek bir bilim dalı incelememektedir ve farklı açılardan ele alınabilmektedir. Örneğin aşkı inceleyen bilim dalları arasında evrimsel psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji ve sinirbilim bulunmaktadır. Biz burada yalnızca evrimsel biyoloji ve sinirbilim açısından ele almaya çalışacağım; böylece gözümüzde bu kadar büyütmekten hoşlandığımız bu duygunun bilimsel temellerini de öğrenmiş olacağız.

Evrimsel Açıdan Aşk
Evrimsel açıdan bakıldığında, aşkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam olarak bilmek ne yazık ki mümkün değil. Ancak günümüzdeki hayvan türlerinin sevgi anlayışlarına ve insanlarınkinin sevgi anlayışına bakarak ve bunlar arasındaki paralellikler ile zıtlıkları analiz ederek, davranışsal bir evrim süreci belirlemek mümkün olabilmektedir.

İlk bakışta, aşkın evrimleşmesinin en kritik nedenlerinden birinin seks olduğu düşünülebilir. Çünkü bütün canlılar hayatta kalmak ve üremek üzerine kurulu bir genetik yapıya sahiptirler; insandan, bakteriye kadar. Bu yolda, hayatta kalma veya üreme başarısını arttıracak her unsur ve yöntem, bir avantaj olacak, bu sebeple doğal süreçler içerisine seçilecektir. İşte aşk da, cinselliği sağlaması ve garanti altına alması açısından önemli bir unsurdur. Bunu,empati ve bağ kurma gibi ikincil duyguları barındırarak yapar.

Hayali bir ortam düşünelim: Bu ortamda A grubu ve B grubu bulunsun. İki grupta da 200'er birey bulunsun. Bu 200'er bireyin 100'eri erkek, 100'eri dişi olsun. A grubunda, empati, bağ kurma, sevgi ve nihayetinde aşk gibi duygular bulunacak olsun. B grubunda ise bu duyguların hiç bulunmadığını varsayalım. Bu durumda, iki grup serbest bir şekilde bırakıldığında, üreme başarıları evrimsel açıdan aşkın neden evrimleştiğine dair fikirler verecektir: Muhtemelen, birbirine karşı empati, sevgi ve aşk duyan popülasyonlarda, kendisine uygun gördüğü bireye saplanma, arzulama ve aşk duyma gibi hisler, nihayetinde cinsel başarıyı da getirecektir. Diğer grupta ise, tamamiyle rastlantısal olacak olan çiftleşme, belki de birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlike altına alacaktır. Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak evrimleşmiş olabilir.



Ancak, burada kritik bir nokta bulunmaktadır: Arkaplan. Bir kişiye aşık olup olmayacağımızı seçememekteyiz. Bunun neden olduğunu hiç düşündünüz mü? Bir erkek olduğunuzu düşünelim: Bir kıza aşık olduğunuzda, öncesinde durup düşünür müsünüz? "Burnu 30 derece eğime sahip, gözleri birbirinden 5 santim ayrık ve mavi renkte, saçları 56 santimetre uzunluğunda ve sarı, boyu 1.66 ve kilosu 55. Bu kız tam bana göre!" diye? Elbette hayır. Tek bir bakış bile, beyninizin anında tek bir bireye saplanıp kalmasına neden olabilmektedir. Zaten evrimsel avantaj da buradan kaynaklanmaktadır: Rastgele, imkan olan ortamda cinsel başarıya ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak bir duygunun evrimleşmesi son derece avantajlıdır.

İşte "arkaplan" dediğimiz unsur, aşk dahilinde bu yüzden önemlidir. Sizin kime aşık olacağınızı, biyolojik ve kültürel arkaplanınız belirlemektedir. Biyolojik yapınız, yani genetik ve gelişimsel özellikleriniz sizin ilk bakıştaki tercihlerinizi belirlemede rol oynamaktadır. Kültürel özellikleriniz ise, aşık olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu belirlemenizi sağlayacaktır. Kimi zaman ilk bakışta çok güzel/yakışıklı bulduğumuz kişilerden, onlarla konuştuktan ve sosyokültürel durumunu anladıktan sonra soğuyabiliriz. Tam tersi şekilde, ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle konuştukça, onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz. İşte beyniniz, tüm bu süreçler olurken, sizin sosyal-biyolojik arkaplanınız ile söz konusu şahsın arkaplanı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu, sizin kontrolünüzden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir. Kişisel zevklerimizin, genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması, aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimi zaman çiftleri birbiriyle yakıştıramaz ve birbirlerine layık görmeyiz; ya da tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.

Dolayısıyla, evrimsel açıdan bakıldığında, A ve B grupları arasındaki başarılı çiftleşme oranı kıyaslanacak olursa, A grubunun daha başarılı yavrular üretebilmesi çok daha muhtemeldir. Belki B grubu da başarılı olabilecektir (sonuçta üremeyi başarmaktadır); ancak A grubunun yavruları, B grubundan daha üstün olabilecektir. Bu sebeple, cinsel seçilimin etkili olmadığı, yani cinsiyetlerin birbirlerini herhangi bir öncül koşula bağlı olarak seçmedikleri, rastgele çiftleşen türler bile günümüzde hayatta kalabilmektedir; ancak birçok türde cinsel seçilim etkilidir. Bunun sebebi, aşk, sevgi ve bağlılık duygularının popülasyonun cinsel başarısını arttırıyor olması olabilir.




Diğer taraftan aşkın sadece cinsel başarı için evrimleşmediğini, aynı zamanda empati ve bağ kurma gibi duyguları da beraberinde getirdiği için kalıcı mutluluğu sağlamak için de evrimleştiğini savunan bilim insanları da var. Zira insanlar ve hayvanlar incelendiğinde her aşkın sonu seks ile bitmeyedebilir.Benzer şekilde her seks, aşk duygularını beraberinde taşımamaktadır. Örneğin çiftleşme sonrası erkeğinin kafasını kopararak yiyen dişi mantisin o sırada pek de aşk dolu duygular beslemediği aşikardır (eğer ki mantislerin aşk anlayışı bizden çok farklı değilse tabii). Bu durumda, aşkın evrimsel geçmişinde başka bir sebep daha yatıyor olabilir. Yani aşkı tamamen seks ile özdeşleştirmek tamamen doğru bir yaklaşım olmaz.

Bağ... Evrimsel süreçte, özellikle toplumsal bir yapıya sahip olan sosyal türlerde, popülasyonu bir arada tutan en önemli özelliklerden biri, bireyler arasında oluşan bağlardır. Ebeveyn ile yavru arasında, benzer dönemde doğmuş bireyler arasında, erkekler ve dişiler arasında oluşan bağlar, sosyal yapıyı güçlendirmekte ve evrimsel olarak avantajlı bir konuma geçilmesini sağlamaktadır. Ayrıca bu bağ duygusu, empati duygusunu da beraberinde getirmekte, böylece bencil ve bireysel davranan bireyler yerine, bir bütün olarak hareket edebilen türler evrimleşebilmektedir. Dolayısıyla türün devamlılığı ve gücü açısından aşk duygusu önem arz etmiş olabilir. Rastgele çiftleşen bireylerde, ebeveynleri ile yavrular arasındaki sevginin farklı bir forma dönüşmesi, cinsiyetler arası sevginin evrimleşmesine neden olmuş olabilir. Çünkü özellikle ebeveyn ile yavru arasındaki sevgi, karşılıklı bir gizli çıkar ilişkisine dayanmaktadır. Her ne kadar "anne sevgisi", kültürel yapımız içerisinde "yüce" olsa da, evrimsel ve bilimsel açıdan oldukça çıkarcı bir ilişkinin ürünü olarak gelişmiştir: Anne, yavrusuna bakarak kendisinin daha ileriye götüremeyeceği genlerinin, gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlamış olur. Yavruysa, annesi tarafından bakılarak, diğer yavrulara göre avantajlı konuma geçebilir. Böylece hem yavru, hem anne evrimsel açıdan kazanmış olur.Dolayısıyla aşkın evriminin temelleri, cinsel güdüler ve toplum bireyleri arasındaki bağın, türün devamlılığına katkı sağlıyor olmasına dayanmaktadır diyebiliriz.


Sinirbilimsel Açıdan Aşk
Aşkın sinirbilimsel temelleri, bize o sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır. Öncelikle, aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında hissedilen bir duygu olduğunu belirtmeliyim. Yani aşkı anlamak istiyorsak, arkasındaki nörokimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.
Şimdi aşık olduğumuz zama vücudumuzda salgılanan hormonları (sinir büyüme faktörü, testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin(noradrenalin), serotonin, oksitosin ve son olarak vazopressin ) ve işlevlerini görelim:



Testosteron: Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Dişilerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde erkeklerde, aşkın ilk evrelerinde penisin ve testislerin muhtemel bir cinsel birleşmeye hazırlanmasını sağlar. Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı penisin dikleşmesine neden olur.

Östrojen: Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Erkeklerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde dişilerde, vajinanın ve döl yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye hazırlanmasını sağlar. İlgi duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden olabilir.

Sinir Büyüme Faktörü: Aşk hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bu kimyasal, özellikle ilk aşık olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, 1 seneden sonra ise kademeli olarak azalmakta ve eski haline dönmektedir. Dolayısıyla bilim insanları, gerçekte aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu düşünmektedirler. Bu da esasen mantıklıdır; zira insanın tek bir bireye takılı kalması, evrimsel çeşitlilik önünde engel arz etmektedir. Ne var ki insanın kültürel yapısı, onu tekeşli bir sosyal yaşantıya itmiştir; bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa bile çiftler hem sosyal sorumluluklar nedeniyle, hem de birbirlerine duydukları bağlılık ve sevgi/saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte kalabilmektedir. Ancak tekrar etmek gerekir ki, hem insan, hem de yakın akrabaları, sosyal olarak tekeşli olsalar bile, cinsel olarak çokeşli olacak şekilde evrimleşmiş türlerdir.

Dopamin: Sinirsel bir iletim kimyasalı olan dopamin, salgılandığı zaman vücutta mutluluk ve huzur hislerini uyandırır. Bireye ek bir enerji ve dikkat katar. Bu sayede, aşık olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için gereken ek enerji ve dikkat sağlanabilir. Bu da, evrimsel açıdan ileri sürülen argümanları desteklemektedir. Ayrıca, aşık olmaktan hoşlanmamızın sebebi, bu güzel duygulardır. Çeşitli uyuşturucu ve sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle aynı etkiye neden olur.

Noradrenalin: Aşık olduğumuzda duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur. Stres, birey üzerinde oluşturulan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir ve aşk, bu baskılardan sadece biridir. Ancak noradrenalinin salgılanması sebebiyle kalp atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden kan artar, mide ve bağırsak kasları gevşer. Bu da yine, olası bir çiftleşmeye hazırlık evresi olarak görülebilir. Ancak daha önemlisi, aşkın tarih boyunca hep kalp ile eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi budur. Noradrenalin nedeniyle, aşık olduğumuzda kalbimiz hızlandığından ve midemizdeki kaslar gevşediğinden, "kalp ile aşık olduğumuzu" ve "karnımızda kelebeklerin uçuştuğunu" hissederiz. Bu, bilimsel olarak saçmalıktır. Aşık olan tek organ beyindir.

Serotonin: Başlıca mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer almaktadır. Ancak serotonini aşk açısından özel kılan, bu mutluluk hissinden çok, obsesif-kompulsif davranış bozukluğuna sahip, bir diğer deyişle "takıntılı" insanlarda bu hormonun aktivitesindeki sorundan kaynaklanan bir açıklamanın bulunuyor olmasıdır: Aşık olduğumuzda, tek bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz, serotonin düzeylerindeki dalgalanmadır. Kısaca aşık olduğumuzda, tıpkı ciddi bir hastalık olan obsesif-kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi, takıntılı bir hal alırız. Bu da yine, arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj sağlayan bir hormonal düzenlemedir.

Oksitosin: Sinir Büyüme Faktörü'nde aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak aşkın bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada kalabildiklerini söylemiştik (esasen birçok ülkede evliliğin ortalama süresi 7-10 yıl olarak verilmektedir). İşte bu uzun süreler birlikte kalabilmemizi sağlayan, aşkın bir diğer unsuru olarak gösterdiğimiz bağ duygusudur. Oksitosin, bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı sağlamaktadır. Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir. Ayrıca oksitosinin ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde salgılanıyor olması, aşkın evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır. Bunun haricinde oksitosin, yanı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk düzeyde salgılanmaktadır. Bu da, aşk ile cinsellik arasındaki bağ hakkında fikirler vermektedir.

Vazopressin: Tıpkı oksitosin gibi vazopressin de uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan hormonlardan biridir. Ebeveyn-yavru arasında kurulan ve ömür boyu sürmesinin avantajlı olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında da kurulduğunda, toplumsal bir başarı ve istikrar sağlanabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip bir bağlılık duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir. Ayrıca vazopressin, seks sonrasında salgılanmaktadır.

Dolayısıyla, aşkın evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında, son derece sıradan ve anlaşılır bir duygu olduğunu görebiliriz.

Elbette kültürel evrimimiz dahilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar yüklememiz son derece olağandır. Ancak bunları abartarak, bilime dahil etmeye çalışmak, akıl dışı olacaktır. Tüm bunları, aklınızın bir köşesinde bulundurarak, ömrünüzü aşk dolu yaşamanızı dilerim.

Kedilerin Dilleri ve Penisleri

Canlılarla İlgili İlginç Gerçekler



Birçok insan tarafından sevimli veya tatlı olarak görülen kediler, insanlarla çok yakın bir ilişki halindedir. Buna rağmen pek az kedi sahibi insan, evlerinde besledikleri bu hayvanların tüm özelliklerini veya en azından ilginç olanlarını bilir. Örneğin kedisi olan (ve hatta bir kedi görmüş) herkes, kedilerin sıklıkla kendilerini yaladıklarını ve bu sayede temizlediklerini bilir. Ancak pek az insan bir kedinin diline yakından bakabilmiştir.


Görselde, oldukça yakından çekilmiş bir kedi dili görüyorsunuz. Dikkat edebileceğiniz gibi, kedilerin dillerinde ortalama 500 mikron uzunluğunda, dilin aksi yönünde uzayan yapılar bulunmaktadır. Bunlara papilla adı verilir ve keratinden yapılmışlardır: yani tırnaklarını ve kıllarını oluşturan kimyasaldan... Bu sebeple bu papillalar son derece sert yapılardır ve kedi bunları adeta bir tarak gibi kullanabilir.

Üstelik bu yapılar sadece dillerinde de bulunmaz. Buradaki yazımızdan da okuyabileceğiniz gibi, kedilerin penislerinde de 120-150 arası ters yönde uzanan sert çıkıntı bulunur. Bunların uzunluğu ise yaklaşık 1 milimetredir. Bu tersine çıkıntılar dişi kedinin vajinasını tetikleyerek yumurtlamayı (ovulasyonu) başlatır. Tam olarak bu sebeple, bir dişi kedinin çiftleştiği ilk erkek genelde yavrularının babası olmaz. Çünkü ilk erkek ovulasyonu başlatır, sonraki şanslı erkeklerden biri (veya birkaçı) da yavruların babası olma şerefine erişir. Bu tersine yapıların aynı zamanda dişinin vajinasında önceki erkeklerden kalma spermleri de temizlediği, böylece bu özelliğe sahip olan erkeklerin soylarını daha kolay devam ettirmeleri nedeniyle kedilerin bu yönde evrimleştiği düşünülmektedir.

Kaynak: http://evrimagaci.org/fotograf/55/3842/


23 Kasım 2013