27 Mart 2013

Afyon Valisi'nin içki yasağına mahkeme engeli


Afyon Valisi'nin içki yasağına mahkeme engeli


Afyon'da üst üste gerici uygulamalara imza atan Vali İrfan Bal­kan­lı­oğ­lu'nun alkol yasağı mahkemeden döndü
Af­yon Va­li­si İr­fan Bal­kan­lı­oğ­lu, 27 Ni­san 2012’de aldığı ka­rar­la kent­te iç­ki sa­tı­şı­nı ve tü­ke­ti­mi­ni ya­sak­la­dı. Gerekçe olarak, ‘ka­mu esen­li­ği­’ ve ‘t­ra­fik ka­za­la­rı­nın azal­tıl­ma­sı­’ gös­te­ril­di.
Af­yo­n’­un ar­dın­dan bu ya­sak; Is­par­ta, Kay­se­ri, Şan­lı­ur­fa, Kon­ya, Er­zu­rum, Ri­ze, Trab­zon, Ba­lı­ke­sir ve Bi­le­cik il­le­rin­de uy­gu­lan­dı. Tepki çeken bu kararın ip­ta­li için Af­yon İda­re Mah­ke­me­si­’n­de da­va açıl­dı.Sözcü gazetesinin haberine göre; mah­ke­me sonuçlandı ve Va­li Bal­kan­lı­oğ­lu­’nun ‘iç­ki ya­sa­ğı’ ip­tal edildi.
Mah­ke­me, va­li­li­ğin tra­fik ka­za­la­rıy­la il­gi­li öne sür­dü­ğü ge­rek­çe için, “T­ra­fik ka­nun­la­rın­da, al­kol­lü araç kul­la­nan­la­ra ne tür iş­lem­ler ya­pı­la­ca­ğı­ be­lir­len­miş­tir. De­ne­tim yet­ki­si bu­lu­nan va­li­lik, ya­sal da­ya­na­ğı ve yet­ki­si ol­ma­dan ya­sak­la­ma ka­ra­rı al­mış­tır. Açık alan­da iç­ki içil­me­si­nin ya­sak­lan­ma­sı, Ana­ya­sa­’da­ki ki­şi hak ve öz­gür­lük­le­ri­nin özü­ne mü­da­ha­le ni­te­li­ğin­de­dir. Ya­sak ko­nu­nun mev­zu­at­ta suç teş­kil et­me­di­ği hal­de ida­ri ka­rar­la ka­ba­hat­lar ka­nu­nu kap­sa­mın­da mü­ey­yi­de ge­ti­ril­di­ğin­den, tüm bu yön­le­ri ile anı­lan bu dü­zen­le­me­nin ya­sal da­ya­nak­tan yok­sun ol­du­ğu so­nu­cu­na va­rıl­mış­tı­r” de­nil­di
YURT ge­ne­lin­de iç­ki ve si­ga­ra sa­tan 170 bin es­na­fın ruh­sat­la­rı­nın, 1 Ni­sa­n’­a ka­dar ya­ni 5 gün içe­ri­sin­de ye­ni­len­me­si ge­re­ki­yor. An­cak bu yıl da­ha da ar­tan bü­rok­ra­tik en­gel­ler ne­de­niy­le, 112 bin es­naf ye­ni ruh­sat ala­ma­dı. 1 Ni­sa­n’­a ka­dar ruh­sat­lar ye­ni­len­me­di­ği tak­dir­de bak­kal, bü­fe, mar­ket gi­bi çok sa­yı­da­ki iş ye­rin­de iç­ki ve si­ga­ra sa­tı­şı ya­pı­la­ma­ya­cak. Ko­nuy­la il­gi­li ola­rak Tür­ki­ye Es­naf ve Sa­nat­kar­la­rı Kon­fe­de­ras­yo­nu (TESK) Ge­nel Baş­ka­nı Ben­de­vi Pa­lan­dö­ken açık­la­ma yap­tı. Pa­lan­dö­ken, “Ruh­sat uza­tı­mı sü­re­ci, bu se­ne geç­miş yıl­la­ra kı­yas­la ek şart­lar içe­ri­yor. Bu ek şart­lar, ruh­sat uza­tı­mı­nın da­ha uzun bir sü­re­de ta­mam­lan­ma­sı­na ne­den ol­mak­ta. Ye­ni­le­me sü­re­si uza­tıl­maz­sa, on bin­ler­ce es­naf bu ürün­le­ri sa­ta­ma­ya­ca­k” de­di.




23 Mart 2013

Dünyanın en hafif materyali üretildi !

Dünyanın en hafif materyali üretildi

Çinli bilim insanları dünyanın en hafif materyalini geliştirmeyi başardı. Kütlesi havanın sadece 6’da 1’i kadar olan grafen aerojel maddesinin, petrol sızıntılarıyla mücadelede çığır açabileceği belirtildi.

Çin’in Hangzhou eyaletindeki Zhejiang Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, kütlesi santimetre küp başına 0.16 miligram olan bir madde geliştirdi. Profesör Gao Chao’nun başında bulunduğu araştırma ekibi tarafından geliştirilen grafen aerojel, üretimi son derece kolay olduğu gibi, petrolü emme özelliğiyle öne çıkıyor.

Bir jelin sıvı bileşiğinin bir çeşit gaz ile değiştirilmesiyle üretilen grafen aerojel, katı görünüme sahip olsa da son derece düşük bir kütleye sahip. Grafen, karbon atomunun sadece bir atom kalınlığındaki hali olarak biliniyor.

China Daily sitesine konuşan Gao, “karbon aerojel, petrol sızıntıları, su kirliliği ve hatta hava kirliliğinde bizlere çok yardımcı olabilir” ifadesini kullandı.

Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, grafen aerojel, çevre kirliliğine karşı verilecek mücadelenin yanı sıra, enerji depolama yalıtımı ve ses dalgalarını emen bir madde olarak da kullanılabilir.





UNVANI ABD’NİN ELİNDEN ALDILAR

Dünyanın en hafif materyalini üretmek, uzun yıllardır bilim insanlarının amacıydı. ABD’nin California Irvine Üniversitesi ile California Teknoloji Enstitüsü, 2011 yılında yaptıkları çalışmada santimetre küp başına 0.9 miligram kütlesi bulunan nikel aerojel geliştirmiş ve en hafif materyali üretmişti.

Gao ve ekibi tarafından üretilen aerojel ise soğutularak kurutuldu ve bu şekilde karbon nano tüplerdeki nem ve grafem arıtılırken, maddenin bütünlüğü korundu. Böylece ortaya dünyanın en hafif materyali çıktı.

Bir çiçeğin yapraklarını bükmeyecek kadar hafif olan grafen aerojel, görünüme rağmen oldukça elastik ve dayanıklı bir yapıya sahip. Öyle ki, materyal sıkıldığı sakan genleşiyor, yüzeye çarptığı zaman sekiyor.

PETROL EMİCİ
Günümüzde petrol temizliğinde kullanılan organik çözücü maddeler kendi ağırlıklarının yaklaşık 10 katı kadar petrol emebiliyor.

Grafen (karbon) aerojel ise kendi ağırlığının 900 katı petrol emebiliyor. Dahası, aerojel, organik bileşikleri hızlı bir şekilde çekiyor. 1 gram aerojel, saniyede 68.8 gram organik bileşik emiyor. Bu da denizlerdeki petrol sızıntılarına karşı materyali çok önemli bir temizleyici unsur haline getiriyor.

18 Mart 2013

'Dünyanın en derin noktası bakteri kaynıyor'

Bilim insanları, dünyanın erişilmesi en zor yerlerinden biri olan Marinana Çukuru’nda bakteri yaşamı tespit ettiklerini açıkladı. Dünyanın en derin noktası olarak bilinen yerin 11 bin metre altındaki Challenger Deep’i içeren bölgede 2010 yılında başlayan analizler, yaşam şartlarının son derece ağır olduğu koşullarda çok yüksek seviyede bakteri varlığı olduğunu ortaya koydu.

 
Pasifik Okyanusu’nda Guam adasının güneybatısında kalan Mariana Çukuru, yavaş yavaş sırlarını bilim dünyasına açmaya devam ediyor. Mart 2012’de yaptığı dalışla çukurun en derin noktası olan Challenger Deep’e tek başına inen ilk insan olan ünlü yönetmen James Cameron, okyanusun en derin noktasında çektiği görüntüler ve topladığı numunelerle iki yeni canlı türünün tespit edilmesini sağlamıştı.

Phys.org sitesinin haberine göre, uluslararası bir araştırma ekibinin Mariana Çukuru’nda topladığı numumeler, bölgedeki bakteri yaşamının şaşırtıcı derecede fazla olduğunu gösterdi. Deniz seviyesindeki basıncın 1,100 kat daha yüksek olduğu derinlikte yaşayan bakteri miktarının, denizin 5-6 kilometre deriliğinde yaşayan bakteri miktarından neredeyse 10 kat fazla olduğu belirtildi.
Derin denizlerdeki çukurlar, ölü deniz canlıları, yosunlar ve diğer organik canlıların oluşturduğu akıntılarla beslendiği için mikrobiyolojik yaşama uygun yerler olarak biliniyor. Ayrıca, bölgede sık yaşanan ve sığ sulardaki maddelerin yer değiştirmesine neden olan depremlerin de derinlerdeki besin zenginliğine katkıda bulunduğu düşünülüyor. 

Araştırmada yer alan Güney Danimarka Üniversitesi’nden Ronnie Glud, ‘Mariana Çukuru gibi yapıların derin okyanusların sadece yüzde ikisini oluşturduğunu ancak küresel karbon döngüsü için büyük önem taşıdıklarını’ belirtti.
Mariana Çukuru’ndaki mikrobiyolojik yaşamın keşfedilmesini konu alan araştırmada, Glud’un üyesi olduğu Nordik Dünya Evrim Merkezi’nin yanı sıra, Almanya’nın Max Planck Enstitüsü ile Alfred Wegener Enstitüsü; Japonya’nın Deniz-Dünya Bilimi ve Teknoloji Derneği; İskoçya’nın Deniz Bilimleri Derneği ve Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesi yer aldı. 

DOĞRU ÖLÇÜMLER GEREKİYOR
Nature Geoscience dergisinde yayımlanan araştırmada, bilim insanları, Mariana Çukuru’nun derinliklerindeki tortudaki mikrobiyolojik yaşam faaliyetini tespit etmek için, mini denizaltılarla oksijen dağılımını ölçtü.
Glud, çok derinlerde ölçüm yapmanın lojistik olarak çok zor olmasının yanı sıra, doğru veriler elde etmelerinin de büyük önem taşıdığına değinerek, “Mariana Çukuru’nun derinliklerinden elde ettiğimiz bakterileri laboratuvar ortamında incelemeye kalkarsak, ısı ve basınç değişimi nedeniyle ölecekler. Bu yüzden çukurdaki çok büyük basınca dayanarak ölçümler yapacak donanım geliştirdik” dedi.


Dev Robot

Çok zor şartlara dayanabilecek deney cihazlarını geliştirmek için birçok şirketten yardım alan araştırma ekibi, 4 metre uzunluğunda ve 600 kg ağırlığında bir robot tasarladı.
Robot, okyanus tabanıyla temas ettiğinde, oksijen dağılımını çok yüksek doğruluk payıyla tespit edecek aşırı ince alıcılarla donatıldı.
Glud, “Aynı zamanda Marinana Çukuru’na ait görüntüler çektik. Burada yaşayan çok az sayıda büyük denebilecek canlı var. Öte yandan dünyanın en derin noktasınındaki yaşam şartlarına bakterilerin harika uyum sağladığını söyleyebiliriz” dedi.

EN DERİN NOKTALARA İNİYOR
Araştırma ekibi, Mariana Çukuru’nda 2010 yılında başlayan analizlerin ardından sualtı robotunu, Japonya’nın kuzeydoğu açıklarında bulunan 9 km derinliğe sahip Japon Çukuru’na gönderdi. Burada yapılan analizlerin ardından, Fiji yakınlarındaki 10.8 km derinliğe sahip Kermadec-Tonga Çukuru incelenecek.
Glud, “Derin deniz çukurları dünya haritası üzerinde geride kalan ‘son beyaz noktaları’ oluşturuyor. Bu bölgelerin küresel karbon döngüsü ve iklim düzeni üzerindeki etkisi hakkında çok az şey biliyoruz. En derin noktalarda yaşayan bakterileri inceleyerek, bu bölgelerin sahip olduğu özellikleri anlayabileceğiz” dedi.




Kuşların ataları 4 kanatlı çıktı


Kuşların ataları 4 kanatlı çıktı

Çin’in kuzeydoğusundaki Liaoning eyaletinde bulunan fosiller üzerinde yapılan incelemeler, antik kuşların iki değil ama tam dört kanadı olduğunu gösterdi. Çin’in tanınmış paleontoloğu Zing Xu tarafından, 133-120 milyon yıl öncesinin jeolojik özelliklerini barındıran Jehol Biota bölgesinde yapılan kazılarda, kuşların evrim süreçlerinin çok erken dönemlerine rastladığı düşünülen fosil kalıntıları buldunu.
Çin Bilim Akadesimi’ne bağlı çalışan Xu ve ekibi, dört kanatlı kuşun ‘bilinen en basit uçuş şeklini’ yansıttığını belirtti.
Discovery News’in haberine göre, dört kanatlı kuş modeli, 1903 yılında ilk kez uçmayı başaran Wright kardeşlerin çift kanatlı uçağı gibi basit bir mantığı yansıtıyor. Discovery News’e açıklama yapan Xu, “İlk kuşlari dört kanatlı dinozorlardan türedi. Ancak bu canlıların planör gibi uçabildiğini düşünmek doğru olmaz” dedi.
Xu’nun bahsettiği dinozorlardan bir tanesinin Microraptor olduğu düşünülüyor. Uçamayan bu dinozor, iki bacağı ve kolunda tüylere sahipti. Palentologlar, bir zamanlar bu dinozorun uçabildiğini düşünüyordu.
HAREKET KABİLİYETİ DEĞİŞTİ
Çinli araştırmacılar, 150-100 milyon yıl öncesine uzanan ve her biri Jehol’de bulunan 11 kuş fosilini inceledi. Çok iyi korunmuş olan fosiller, dört ayrı türe aitti.
Antik kuşların, sert tüylerle kaplı, kanatlara benzeyen kol ve bacakları olduğu belirtildi. Xu, bu kol ve bacakların, ‘canlının uçmasını sağladığını ve onları sürüklediğini, veya manevra kabiliyeti gibi özellikler kazandırmış olabileceğini’ belirtti.
Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, ilk kuşlar yerden havalanmak yerine, ağaçlardan atlayarak uçabiliyordu. Bu durum, kuşların zamanla bacaklarındaki tüyleri ve kanat benzeri yapıyı kaybederek iki kanatlı hale gelmiş olmalarını açıklayabilir.
Xu, kuşlardaki evrimin, iki farklı hareket kabiliyetinin evriminden kaynaklandığını belirtti. Kuşlar, kanatlarını uçmak için, bacaklarını ise yürümek ve koşmak için kullanmaya başladı. Ayrıca, ormanlık alanlarda yere ve sulak alanlara iniş yapan kuşlar, bu şekilde bacaklarındaki tüyleri kaybetme sürecini hızlandırdı.
‘BİRÇOK DİNOZOR DÖRT KANATLIYDI’
Science dergisine araştırma hakkında yorumda bulunan ABD’nin Texas Tech Üniversitesi’nden paleontolog Sankar Chatterjee, ‘elde edilen bulgularla dört kanatlı dinozorların sadece Microraptor ile sınırlı olmadığını açıkça anladıklarını’ belirtti.
ABD’nin California Üniversitesi’nden bir diğer paleontolog Kevin Padian da bu düşünceyi savunarak, “tüylerle kaplı kanatların birçok canlıda bulunduğunu ancak bu kanatların uçmak için kullanıldığı konusunda şüphelerin giderilmediğini’ ifade etti. Padian, ‘bu konuda yeterli bir fonksiyonel veya aerodinamik test gerçekleştirilmediğini’ söyledi.
Binlerce fosil üzerinde çalışmalarını devam ettiren Xu ve ekibi, antik fosillerin ilk kuşlar hakkında daha fazla bilgi sunacağına inanıyor.
Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !


17 Mart 2013

Genel Görelilik Kuramından Kuasarlara


 

 
GENEL GÖRELELİK KURAMINDAN KUASARLARA


PFL astrofizik laboratuvarında ilk defa Dünya ile uzak bir gökada arasına yerleşmiş ve kütleçekimsel mercek görev gören bir kuasar keşfedildi. Einstein’ın genel görelilik kuramına göre, büyük kütleli bir cisim (büyük gök adalar ya da yıldız kümeleri gibi) Dünya ile bir gökadanın arasına girerse, bu gök adadan gelen ışık kırınıma uğrar. Başka bir deyişle
gökadanın ışığı büyük kütleli cismin yanından geçerken onun kütleçekimine girmiş gibi davranır ve ışıkta sapmalar olur. Burada gökadadan gelen ışığın kırılmasına sebep olan gökcismimercek görevi görür ve bu olay kütleçekimsel merceklenme olarak adlandırılır.Bu yöntemle gökcisimlerinin kütlelerinin yani madde yoğunluğununölçülebileceği düşüncesi ilk olarak 1936yılında ortaya atıldı ve 1979 yılında ilk gözlem yapıldı. Kuasardan gelen ışığın bir gökada tarafından kırınıma uğraması sonucu yeni kuasarlar keşfedildi ve gökadalar hakkında bilgi toplandı. Ancak tersi durum, yani gökadadan gelen ışığın kuasar tarafından kırınıma uğratılmasının keşfi ilk defa 16 Temmuz 2010’da oldu. Kuasarlar gökadaların merkezinde olduğu düşünülen ve büyük kütleli karadelik içeren, çok parlak gökcisimleridir.Tek bir kuasar, yüz milyarlarca yıldız içeren bir gökadanın tamamından 1000 kat parlak olabilir.Bu kadar parlak olmaları gözlemlenmelerini zorlaştırır.EPFL laboratuvarından Frédéric Courbin
kuasarları gözlemlemeyi, geceleyinfarlarına bakarak bir otomobilin rengini ayırt etmeye benzetiyor.Kütleçekimsel merceklenme,kuasarların gözlemlenmesindeki bu zorluğu ortadan kaldırıyor. Böylece kuasar içeren bir gökadanın ağırlığı, madde yoğunluğu ve hatta karanlık madde hakkında bilgi toplanabilecek.Kütleçekimsel mercek gibi davranan gök cisimlerini bulabilmek için,araştırmacılar SLOAN Dijital Gökyüzü İnceleme Veritabanını (SDSS) incelemiş.Gökyüzünün çeyreğinden fazlasının 3 boyutlu haritasını ve 1 milyon gökada,120.000’in üzerinde kuasar içeren veritabanından 23.000 kuasarı örnek olarak almışlar.İçlerinden 4’ünün kütleçekimsel mercek gibi davrandığını tespit etmişler. Bu 4 kuasardan Dünya’dan 1,6 milyar ışık yılı uzakta olan birini de Hawaii’deki Keck Teleskobu’yla gözlemleyerek kuasarın 7,5 milyar ışık yılı uzaktaki bir gökadanın ışığını saptırdığını fark etmişler. EPFL ekibinin başkanı böyle bir sonuç almaktan çok mutlu olduklarını, böylece kuasarlar ve gökada oluşumu hakkında daha çok bilgi edinebileceğimizi söylüyor.




İnsanlığı bulutlara çıkaracak kanatlar

Yakın gelecekte sırtınıza takacağınız jet itiş takımı ile kuşlar gibi uçmaya başlayabilirsiniz. Almanya’da yaşayan Fritz Unger ve arkadaşları, ‘Skyflash’ adını verdikleri donanımlarıyla insanlığın ayağını yerden kesecek teknolojinin ilk önemli örneğini sundu.



 Alman mucit Fritz Unger, birçoklarının hayali olan uçmayı gerçeğe dönüştürmek adına önemli bir başarıya imza attı. Jet itiş gücüyla havalanan kanatlara sahip olan ‘Skyflash’ adı verilen donanımı geliştiren Unger, yaptığı ilk denemelerde yerden havalanmaya çok yaklaştı. Skyflash’in özelliği, yüksekten atlayarak değil, yerden havalanarak uçmayı sağlayacak olması.
Gizmag sitesine icadı hakkında bilgi veren Unger, ‘pilotluğa 14 yaşında başladığını ve o günden bu yana uçak olmadan uçmayı hayal ettiğini’ söyledi.
Kanatlı jet takımıyla gösteriler düzenleyen Yves Rossy ve Uzay’dan Dünya’ya atlayan Felix Baumgartner’den etkilenen Unger, Skyflash’i geliştirmek için arkadaşlarıyla bir araya geldi ve sponsor buldu.

TASARIM HARİKASI
 

Jetpack (sırta takılan ve itiş gücüyle yerden havalanmayı sağlayan donanım) olarak bilinen teknolojiyi kendi tasarımıyla hayata geçirmek isteyen Unger, sırta takılan bir kanat yaptı. Kanadın yapısı, dağlık arazilere ve rüzgarlı havalara göre kanat yapısını değiştirebilen akbabayı örnek alarak tasarlandı.
Gelecekte üretilecek yolcu uçaklarını tasarlayan şirketlerin de benimsediği ‘biçim değiştirebilen’ kanat tasarımında başarılı olan Unger, çok daha küçük ölçekteki kanatların çift motorla başarılı bir şekilde uçmaya yarayabileceğini göstermek istiyor.
3.5 metre uzunluğundaki kanat, rahat havalanma sağlamak ve havalanmanın ardından hız ve düzen sağlamak için üç ayrı parçadan oluşturuldu. Kanata monte edilen mikro türbin dizel jet motoru, pilotun koluna bağlı olan 20 cm genişliğindeki ekrana görsel olarak Skyflash hakkındaki bilgileri gönderiyor. Kanadın iki tarafında yer alan yakıt tankları, donanımın benzin sistemine otomatik olarak bağlı bulunuyor.

KULLANIMI KOLAY
 

Ağırlığı 25 kg olan Skyflash, başarılı olması halinde maksimum 161 kg ile havalanabilecek. 25.4 santim uzunluğundaki alt gövdesi, bozuk arazilerde de kolayca havalanmayı sağlayacak.
Bilekteki görsel ekranın yanı sıra, pilotun sağ elinde gazı kontrol eden bir kontrol cihazı var. Hızlanma ve yön değiştirme, pilotun gövde hareketlerine bağlı olarak değişiyor.Unger, manevralarda jet motorundan çıkan aleve karşı korunmak amacıyla, ısıya dayanıklı botlar giyiyor.



Skyflash’ın seyir hızı saatte 126 km. Erişebileceği irtifa ise 3600 metre olarak gösteriliyor. Bir saat havada kalabilecek şekilde tasarlanan Skyflash, 100 km menzile sahip olacak.

Unger ve ekibi, yeni denemelerde bulunmak ve icatlarını geliştirmek için küçük ölçekte kanatlar yapmaya devam ediyor. Maliyeti küçük tutmak için alüminyum, kontrplak kaplama ve plastik kullanılıyor.
Unger, amaçlarına ulaşmaları halinde Skyflash I adını verecekleri fiberglas itiş takımı üreteceklerini ve daha güçlü bir motorla menzili artıracaklarını söyledi. Alman mucidin başarısı, bir gün teknik olarak bulutlara çıkmamızı sağlayabilir.


Merkür'ün renkli haritası çıkarıldı


NASA’nın Messenger uzay aracı, Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’ün bugüne kadar hiç görülmemiş yüzünü ortaya çıkardı. Aynı zamanda Güneş Sistemi’nin en küçük gezegeni olan Merkür, Messenger tarafından çekilen görüntülerde son derece renkli bir görünüm sergiledi.




Kayalık gezegen Merkür’ü 2011’den bu yana inceleyen Messenger’ın çektiği fotoğrafları bir araya getiren gök bilimciler, ortaya çıkan video karşısında şaşkınlığa uğradı. Binlerce fotoğrafın oluşturduğu videoda, ekseni etrafında dönen Merkür, insan gözüne göründüğünden çok daha renkli belirdi.
NASA’nın Messenger görevini yürüten Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı, video hakkında, “Video, hem bileşimsel farklılıkları, hem de yüzeydeki materyallerin dış şartlara maruz kalmasıyla ortaya çıkan farklılıkları gösteriyor... Eski kraterlerin etrafında beliren genç kraterler, açık mavi veya beyaz renkte görülüyor’ denildi.
KÜRESEL HARİTA ORTAYA ÇIKTI
Merkür’ün renkli yüzünü gösteren video, Messenger tarafından gezegenin küresel haritasını çıkarmak için gerçekleştirilen görevin bir parçası.
Görev sonucunda, Merkür’ün piksel başına bir kilometre çözünürlüklü haritası çıkarıldı. Videoyu oluşturan fotoğraflardaki renklerin zenginleştirildiğini açıklayan NASA, böylece kayalık gezegendeki farklı arazi yapılarını tespit edebilecek.

Orta ve koyu mavi alanlar, Merkür’ün yerkabuğuna ait ve ‘düşük yansımalı materyal’ adıyla tanımlanan jeolojik birimi temsil ediyor. Mineral açısından zengin olduğu düşünülen bu alanın yanı sıra, karanlık bölgeler, yüksek akışkanlı lavların püskürdüğü alanları gösteriyor.
Messenger, 2004 yılında Uzay’a ateşlendi ve Mart 2011’de Merkür’ün yörüngesine ulaştı. Uzay aracı, geçtiğimiz yıl tamamladığı ön görevinin ek süresini tamamlamak üzere. 2013’ün sonuna kadar, Messenger’ın Merkür’e ait 163 bin fotoğraf çekmesi planlanıyor.

Japonya'daki deprem uzaydan 'hissedildi'


11 Mart 2011’de meydana gelen depremin atmosfere ses dalgaları gönderdiği ve bunun Goce uydusu tarafından algılandığı açıklandı.




Japonya'da binlerce kişinin öldüğü deprem ve tsunami felaketinin üzerinden iki yıl geçti.
Bilim insanları, Tohoku depreminin uzayın kıyısından hissedildiğini ortaya çıkardı.
11 Mart 2011’de meydana gelen 9 şiddetindeki depremin atmosfere ses dalgaları gönderdiği ve bunun Goce uydusu tarafından algılandığı açıklandı.Hassas algılayıcılara sahip Goce uydusu dünyaya 255 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bu gözlem, Geophysical Resarch Letters adlı bilimsel dergide yayımlandı.
Depremlerin uzaya bu tür düşük seviyedeki ses dalgaları gönderdiği daha önce keşfedilmişti ama bu durum şimdiye kadar yörüngedeki hiçbir uzay aracı tarafından kayıt altına alınmamıştı.
Volkanlar, depremler, kasırgalar ve meteor düşmeleri insanların algılayabileceği ses seviyesinin altında ses dalgalarına neden oluyor.
Balina, fil gibi hayvanların bu düşük ses seviyeleriyle iletişim kurduğu düşünülüyor.
Japonya’da iki yıl önce gerçekleşen Tohoku depremi ve ardından gerçekleşen tsunami 15 bin kişinin ölümüne neden olmuştu.

'Dünyalı bir bakteri Mars'ta çoğalıyor olabilir'


Mars keşif aracı Curiosity, Ağustos 2012’den bu yana iniş yaptığı Gale Krateri’nde keşif yapıyor. Uzay’a gönderildikten sonra üzerinde Dünya’ya ait parçacıklar olduğu ortaya çıkan Curiosity, bilim insanlarının kafasında büyük bir soru işareti doğurdu. Yapılan deneyler, keşif aracının Mars’ya hayatta kalabilecek bakterileri Kızıl Gezegen’e götürmüş olabileceğini gösterdi.




Mars ve Dünya her ne kadar birbirlerinden çok farklı iki yer olsa da, bilim insanları Dünyalı bakterilerin Kızıl Gezegen’deki yaşam şansının ne olacağını merak ediyor. Bu soruyu akıllara getiren, altı tekerli nükleer laboratuvar Curiosity’den yayılması muhtemel bakteriler.
Mars, Dünya’ya kıyasla çok kurak bir yer. Yüzeydeki basınç, Dünya’da deniz deviyedeki basınca oranla 1000 kat daha düşük. Hava sıcaklığı, karbon dioksiti bile donduracak kadar soğuk olabiliyor (-73 dereceye kadar inebiliyor).
Bu şartları değerlendiren ABD’nin Florida Üniversitesi’nden mikrobiyologlar Wayne Nicholson ve Andrew Schuerger, Dünya’daki bakterilerin Mars’ta hayatta kalıp kalamayacağını bilmek istedi. İkili bu iş için Rusya’nın donmuş topraklarından 12 metre derinlikte bakteri örnekleri topladı. Bakteriler ilk olarak normal dünya şartları altında besin değeri yüksek kaplarda 28 gün tutuldu. Ardından, yaklaşık 10 bin bakteri kolonisi, 30 gün boyunca 0 derece ve sadece 7 milibar basınçlı (Mars’ın yüzeyindeki basınç miktarı) ortamda tutuldu.
DÜŞÜK BASINÇTA HAYATTA KALDILAR
İnsanlara zararlı olmadığı bilinen ‘carnobacterium’ adlı bakteri türünü içeren altı koloni, Mars’ı andıran zor şartlar altında büyümeyi başardı. Bilim insanları, şaşırtıcı olarak bu bakterilerin normal şartlara kıyasla düşük basınç ve oksijen olmayan ortamlarda daha iyi büyüme gösterdiğini belirtti. Ancak bu durumun sebebi kesin olarak bilinmiyor.
Schuerger, “Görünüşe bakılırsa, düşük basınçta bilmediğimiz bir mekanizma devreye girerek bakterilerin büyüme kapasitesini artırıyor olabilir” dedi.
Discovery News’in haberine göre, 10 bin koloniden sadece altı tanesinde büyüme gözlemlenmiş olsa da, araştırmacılar ilk defa Dünyalı bakterilerin düşük basınç ortamında büyüdüğünü tespit etti. Bakterilerin büyümesi için gerekli olduğu düşünülen en düşük basınç seviyesi, geçmişte yapılan deneylerde dört kat daha yüksek olarak ölçülmüştü.


CURIOSITY DÜNYA’DAN PARÇA GÖTÜRDÜ
Dünyalı bakterilerin 10 binde 6 gibi düşük de olsa Mars’ta yaşayabileceğinin anlaşılması, akıllara Curiosity’yi getirdi.
Bunun sebebi, keşif aracının Uzay’a ateşlenmeden önce temizlenme prosedüründe bir adımın eksik kalmasıydı. Curiosity’nin 26 Kasım 2011’de ateşlenmesinden sonra ortaya çıkan ihmal, keşif aracının üzerinde Dünya’daki testlerden kalan parçacıklar olduğunu gözler önüne serdi.
Gale Krateri’ne ilk olarak su değil ancak jeolojik yapıları incelemek için Curiosiy, geride soru işaretleri bırakmış durumda. Çünkü keşif aracının sadece sondaj donanımında değil, tekerlerinde de Dünyalı atıkları olabileceği düşünülüyor.
Schuerger ve  Nicholson, akıllarda oluşan soru işaretlerini gidermek için, uzay araçlarında rastlanan 26 bakteri türünü inceledi. 26 bakteri türü, ilk deneyde olduğu gibi Mars koşullarında gözlemlendi. Bir tanesi, Serratia liquefaciens, hayatta kalmayı ve büyümeyi başardı.



Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !


Deja Vu Nedir ? Nasıl Olur ?

DEJA VU

Çoğumuzun yaşadığı ve ilgi çekici bu durum bazı kesimlerce “geleceği görme” olduğu zannediliyor. Tabii ki bunun da bir bilimsel açıklaması var. “Evrim Ağacı” yazarları tarafından hazırlanmış güzel bir yazı. İyi okumalar.

Bilim literatüründe deja vu ilk defa 1928 yılında Edward Titchener'ın Bir Psikoloji Kitabı isimli kitabında tanımlanmıştır. Dr. Titchener, durumu şöyle izah etmektedir: "Beyin, bir deneyime yönelik olarak tam bir algı üretmeden önce, kısmi bir algı yaratır. İşte bu kısmi algı, daha önce deneyimlenmiş bir olay olduğu hissi yaratmaktadır."

Bilim camiasında deja vu, hatırlanan veya oluşturulan bir anıda meydana gelen ve yeniden yaşanmışlık hissi uyandıran bir hafıza hatası olarak görülmektedir. 2004 yılında yapılan bir araştırmaya göre, her 3 insandan 2 tanesi ömründe en az 1 defa deja vu görmüştür.

1928'den bu yana konuyla ilgili birçok hipotez ileri sürülmüştür. Bunlardan en güçlüleri ve deneysel arkaplana dayananları hafıza ile ilişkili olan hipotezlerdir. 1941 yılında yapılan bir araştırma, deja vu'nun nasıl oluştuğunu güzel bir şekilde göstermektedir: Dr. Banister ve Dr. Zangwill, deneklerine bazı materyaller göstermiş ve onları öğrenmelerini istemiştir. Sonrasında, hipnoz yöntemiyle hipnoz-sonrası bilinç kaybı hali yaratmışlardır; böylece, hipnoz öncesi gösterilen materyallerle olan hafıza bağlantılarını zayıflatmayı hedeflemişlerdir. Daha sonrasında, deneklere hipnoz öncesinde gösterdikleri materyalleri yeniden göstererek, ne hatırladıklarını sormuşlardır. 10 denekten 3 tanesi, bu materyalleri daha önce gördüğünü, ancak nerede gördüğünü hatırlayamadıklarını ve deja vu yaşadıklarını söylemiştir.

Benzer şekilde, 2008 yılında Dr. Cleary tarafından yapılan bir araştırmada, deja vu'nun hafıza tiplerinden "benzerliğe dayalı tanımlama" ile ilgili olduğu gösterilmiştir. Sonrasında, 2012 yılında yapılan ve sanal gerçeklik kullanılan deneylerde, bu tip hafızanın gerçekten de deja vu ile yakından ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Sanal gerçeklik içerisinde, o anda gösterilen bir sahnenin genel hatları, daha önceden görülen ancak tam olarak hatırlanamayan bir sahnenin genel hatlarıyla belli bir ölçekte uyuşuyorsa, kişi deja vu yaşadığını düşünmektedir.

Yapılan bazı diğer çalışmalar da, bu sonuçları farklı yönlerden desteklemektedir. Beynimiz, mükemmel çalışmaz. Dolayısıyla, sıklıkla hata yapar ve hafızada var olan bilgiler bozulabilir, çarpıtılabilir ya da silinebilir. Kimi zaman, hafızamızda yer eden bilgiler, şifreli bilinç kaybı (cryptoamnesia) denen bir sebeple büyük oranda silinebilir; ancak bir kısmı korunur. Daha sonra, benzer durumlarda bulunulduğunda, bu silik anı yeniden hatırlanmaya çalışılır, fakat bilgiler silindiği için tam olarak hatırlanamaz. Bu durumda da, deja vu yaşanır.

Kimi bilim insanları, deja vu'nun iki beyin lobu arasında verinin işlenme hızındaki mikrosaniyelik farklardan da kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bir veriyle karşılaştığımızda, beynimizin sol lobu da, sağ lobu da bu veriyi kendi yapısı dahilinde işler. Normalde bu, neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşir. Fakat iki lobu birbirine bağlayan corpus collosum isimli köprüdeki nöral ağlarda meydana gelen aksama, iki tarafın verilerinin zamansal olarak birbiriyle örtüşmemesine neden olabilir. Bu da, esasında belki de 1 mikrosaniye önce sol beynin algıladığını, sağ beyin 1 mikrosaniye sonra algılamasına neden olur. Bu, şahısta aynı olayın iki defa, aralarında 1 mikrosaniye fark olacak şekilde algılanmasına neden oluyor olabilir. Dolayısıyla, esasında olay sadece 1 mikrosaniye önce olmuş olmasına rağmen, şahıs bunu iki defa işlediğinden deja vu yaşadığını düşünüyor olabilir. Oldukça mantıklı olan bu açıklama, tam olarak ispatlanamadığından bilim camiasında pek kabul görmemektedir; ancak araştırmalar sürmektedir.

Son olarak, deja vu'nun bazı hastalıklarla ilişkisi olmasından da söz etmekte fayda var. Tarih boyunca deja vu, şizofreni, anksiyete ve kişilik bozukluklarıyla ilişkilendirilmiştir. Ne yazık ki, bu hastalıklarla ilişkisi tam olarak ortaya konamamıştır. Fakat yan lop epilepsisi (temporal lobe epilepsy) isimli bir hastalıkla, doğrudan ilişkisi olduğu keşfedilmiştir. Bu ilişkiyi irdeleyen bilim insanları, deja vu'nun aşırı nöral elektrik boşalması sonucu oluştuğu fikrini ileri sürmüşlerdir. Normalde, epileptik olmasa da, her insan orta düzeyli epileptik nöbet geçirebilir. Bu tip bir elektrik boşalması, herhangi bir bireyde hafıza hatalarını doğurabilir ve deja vu'yu tetikliyor olabilir. Deja vu'nun görülme sıklığının, 10. kromozom üzerinde bulunan LGII isimli bir genle de alakalı olabileceği düşünülmektedir. Bu geni taşıyan insanlarda, orta düzeyde epilepsi durumu görülebilir. 




Uzayın en güçlü kozmik fırtınası

Gök bilimciler, bugüne kadar bir kara delikte oluşan en şiddetli kozmik fırtınayı tespit etti. IGR J17091 olarak adlandırılan kozmik fırtınanın rüzgarları saatte 32 milyon kilometreye ulaşıyor.

NASA’nın Chandra X-ray Observatory teleskobu tarafından tespit edilen rüzgarlar, ışık hızının yüzde 3’ü kadar hızlı. Bilim insanları, diğer adı IGR J17091-3624 olan kozmik fırtınanın, bugüne kadar tespit edilen en hızlı kozmik rüzgarlara sahip olduğunubelirtti.Michigan Üniversitesi’nden Ashley King, “Dünya’da Kategori 5 seviyesindeki bir fırtınanın uzaydaki dengini bulmuş gibiyiz... Bir kara delikte bu kadar şiddetli bir fırtınanın oluşabileceğini tahmin etmiyorduk” dedi.Bir yıldızın yoğunluğuna sahip olan kara delik, yıldızların ömrünü doldurarak yok olduğu süpernova patlamasıyla oluşuyor. IGR J17091’in, oluştuğu ve aynı adı taşıdığı kara delik, Güneş benzeri bir yıldızla ikili bir sistem oluşturuyor. Yıldız, sistemdeki diğer kozmik cisim olan kara deliğin yörüngesinde yer alıyor. IGR J17091 sisteminin Dünya’ya uzaklığı 28 bin ışık yılı.



Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !


16 Mart 2013

Uçan Balıklar (Exocoetidae)

Uçan Balıklar (Exocoetidae)

Uçan Balıklar, uzun yıllar bilim insanlarının ilgisini çeken bir balık ailesi olmuştur. Çünkü avcı baskısı altında türlerin nasıl su ortamından kaçmaya çalıştığını ve bu süreçte, nesiller içerisinde nasıl adaptasyonlar geçirilebileceğini gösteren en ilginç gruplardandır. Bu açıdan, sudan karaya çıkışın imkanlılığı konusunda da bize bilgiler sunarlar. 

Uçan Balıklar, Dünya'daki bütün okyanuslarda yaşarlar. Özellikle de tropik ve tropik altı bölgelerde görülürler. Atalarından ayrıldıktan sonra, pektoral yüzgeçleri (yanal yüzgeçler) farklılaşarak kanatvari bir nitelik kazanmıştır. Bu kanatsı yapılar sayesinde sudan sıçrayan uçan balıklar, türden türe değişen sürelerde havada kalabilirler. Kanatsı yüzgeçlerin halen diğer balıklardakiyle birebir aynı anatomik yapıya sahip olması, Evrim'in en güzel örneklerindendir.

Uçan balıklar suyun yüzeyinden, havaya sıçrayabilmek için kuyruklarını havada saniyede 70 defa çırparlar ve belli bir yüksekliğe sıçradıktan sonra yanal yüzgeçlerini (2 ya da 4 adet olabilir) açarak süzülürler. Dolayısıyla "uçan balık" ifadesi hatalıdır; zira bu balıklar uçamazlar, süzülürler.

Kaydedilebilmiş en uzun süzülüş, Japonya'daki Yakushima Adaları'ndaki bir uçan balığın yaptığı 45 saniyelik süzülüştür. Bu süzülme sırasında balık, sıçradığı noktadan 400 metre uzağa, saatte 70 kilometre hızla ilerleyebilir ve peşindeki avcılardan kaçabilir. Kaydedilmiş en yüksek uçuş yüksekliği ise 6 metredir. Bu sebeple kimi uçan balıklar, gemilerin gövdesine düşmekte veya gemilere çarparak ölmektedirler.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)




Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !


Hücrelerde İletişim

HÜCRELERDE İLETİŞİM 

Hücreler arası haberleşme sistemi, düzenli çalıştığı sürece insan canlı kalabilir. Her hücrenin kendine has haberleşme sistemleri mevcuttur. Örneğin, pankreas hücreleri insülin hormonunu üretir. Bu hormon, kas hücrelerine kandaki biriken şekeri kullanarak enerji almaları gerektiğini iletir ve kas hücreleri de şekeri kullanırlar. Eğer bu sistem çalışmazsa, şeker hastalığı ortaya çıkar. Bağışıklık sistemi hücreleri, vücuda bir mikrop girdiğinde hemen yardım isterler. Daha sonra mikrobun cinsi, gücü kuvveti ve şekli hakkında bilgi gönderilir. Her hücre görevini yerine getirir ve mikrop yok edilir. Benzer şekilde; susadığımızda, acıktığımızda, yorulduğumuzda, kızdığımızda, hastalandığımızda, sevdiklerimizden birinin resmini gördüğümüzde vücut haberleşme sistemleri hızla çalışır.


Haberleşme molekülleri çiftler halindedir. Hücre içi haberleşmenin büyük bir yüzdesi, fosforilasyon/defosforilasyon reaksiyon çiftiyle gerçekleştirilir. Hücrede bu kimyasal reaksiyonları gerçekleştiren çiftler halinde organize olmuş enzim sistemleri vardır. Fosfat grubunu proteinlere ekleyen enzimlere proteinkinazlar adı verilir. Yaklaşık 1000 kadar çeşidi olduğundan genellikle kinaz ailesi olarak tanımlanırlar. Proteinlere eklenmiş fosfat gruplarını uzaklaştıran enzimlere de fosfatazlar ismi verilmektedir. Fosfatazlar ailesinin de yaklaşık 100 kadar çeşidi olduğu bilinmektedir. Bu noktadan “kinazlar” ve “fosfatazlar” birbirlerinin fonksiyonlarının tersini yaparak dengeleyici rol oynarlar. Kinazların proteinler üzerinde yaptığı değişiklikler fosfatazlarca düzeltilirken, fosfatazların işleri de kinazlarca düzeltilir. Böylece her iki çift, birbirini dengeleyici rol oynar.

Bu çift enzim sistemlerinin işleyişini kontrol eden ve düzenleyen iletişim kontrol sistemleri hücrede aktif haldedir. Ağ şeklinde düzenlenmiş hücre içi haberleşme sisteminde, her bir haberci molekül, mesajı bir sonraki bağlantılı moleküle aktarırken, aynı zamanda onun tarafından da kontrol edilmektedir. Hücre içinde bu şekilde düzenlenmiş mesaj akış yolları, belli noktalarda sinerjistik (tesirini artırıcı) veya antagonistik (engelleyici) tesir yapar. Bu kritik dengenin kurulduğu noktalardaki, sinyallerin çoğalma veya çoğalmama yüzdelerine bağlı olarak hücreler çoğalırlar veya çoğalmazlar.

Her molekül, kendi üzerinde kendini aktive edecek veya kendinin fonksiyonunu engelleyecek her iki düzenleyici sisteme sahiptir. İki işi aynı anda yapma özelliği olan bu tip moleküller, AKAP veya yinyang, yotia molekülleri olarak bilinir.

Kan yoluyla hücrelere ulaşan hormonal mesajlar, hücre zarı üzerindeki mesaj alıcı moleküller (reseptör) vasıtasıyla hücre içi haberleşme ağlarına taşınırlar. Bu alıcı moleküller, genellikle kinazlar veya fosfatazlardır. Hücre zarına ulaşan bir hormonal mesaj, ya doğrudan hücre içine geçer veya mesajı zardaki alıcı (reseptör) moleküllerine aktarır. Mesajın ulaştığı proteinlerden biri DNA'ya bağlanan ve mesajın kopyasını çıkarmayı başlatan proteindir. Hedef, hücrenin çekirdek bölgesine giden, DNA'ya bağlanan bu protein, DNA üzerindeki milyarlarca nükleotitten, kendisine verilen mesaj doğrultusunda doğru yerdeki nükleotit dizisine bağlanır. Bağlanma işleminden sonra protein sentezi başlar. Mesaj doğrultusunda uygun protein, uygun miktarda üretilir. Daha sonra proteinin fazla kısımları uzaklaştırılır, eksiklikleri giderilir ve paketlendikten sonra iş göreceği bölüme gönderilir.


Kanserde yukarıda anlatılan bu sinyal iletim ağlarından biri veya birkaçı bozulmaktadır. Araştırmacılar bu konu üzerinde çalışıyorlar. Ve bazı tür kanserlere de iletişim sistemlerinin iyileştirilmesiyle çare bulunduğu bilinmekte.




Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !


Einstein'ın görelilik teorisi yine doğru çıktı !


Einstein'ın görelilik teorisi yine doğru çıktı

Tarihin en ünlü fizikçisi Albert Einstein, ölümünden on yıllar sonra yine modern kuantum teorisyenlerini alt etmeyi başardı. Yeni araştırmalar, uzay-zamanın Einstein tarafından öne sürülen görelilik teorisinde belirtildiği gibi ‘köpükten bile daha pürüzsüz olduğunu’ ortaya koydu. Kuantum teorisyenleri, uzay-zamanı köpük kadar pürüzsüz olduğunu savunuyordu.



Einstein, ölümünün üzerinen yıllar geçmiş olsa da geride bıraktığı araştırmalarla haklı çıkmaya devam ediyor. Einsten, görelilik teorisinde uzay-zamanın özünde pürüzsüz olduğunu, sadece enerji ve madde baskısıyla büküldüğünü belirtmişti. Bazı kuantum teorisyenleri ise bu görüşe şüpheyle yaklaşarak, uzay-zamanı, moleküllerin durmaksızın var olup yok olmalarından meydana geldiğini savunuyor.
Ancak, elde edilen en son bulgular, Einstein’ın yine haklı olduğuna işaret etti. Üç foton ışınının galaksilerarası yolculuğunu takip eden bir grup fizikçi, ışınların Dünya’ya ulaşma sürelerini analiz ettiklerinde, Alman fizikçinin haklı olduğuna dair sonuçlar elde etti.
Araştırma, ABD’nin Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) fizikçi olan Robert Nemiroff ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. Nemiroff, sonuçları, 221’inci Amerikan Astronomi Topluluğu konferansından açıkladı.
Fizikçiler, Dünya’dan yaklaşık 7 milyar ışık yılı uzaklıkta yaşanan Gama Işık Patlaması’yla (GIP) saçılan üç fotonu gözlemledi. GIP patlamaları, süpernova patlamaları veya nötron yıldızlarının birleşmesinde yaşanıyor ve Uzay’a çok yüksek enerjili foton ışınları saçıyor. 7 milyar ışık yılı mesafede yaşanan GIP’tan saçılan fotonlar, 2009 yılında NASA’nın Femmi Gama-ışını Uzay Teleskopu tarafından tespit edildi. Işınlar, sadece birer mili saniyeyle Dünya’ya ulaştı.
Işınların çok uzun bir bir mesafeden Dünya’ya ulaşabilmesi, uzay-zamanın sanılandan çok daha pürüzsüz olduğuna işaret etti.
EVREN HAKKINDA YENİ BİR SIR MI?
Araştırmacılar, neredeyse aynı sürelerde Dünya’ya ulaşan fotonların, Einstein’ın uzay-zaman görüşünü desteklediğini belirtti. Dahası, GIP ile ortaya çıkan fotonların dalgaboylarının, kuantum teorisyenleri tarafından öne sürülen uzay-zaman köpüğündeki ‘daha küçük baloncuklarla’ etkileşime girebleceği ifade edildi.
Nemiroff ve ekibi, ‘eğer modern teorisyenlerin savunduğu gibi köpüğün var olması halinde, fotonların uzun yolculukları süresince darbelere maruz kalacağını ve Dünya’ya birbirlerine çok yakın sürelerde varamayacaklarını’ belirtti.
Böylece, sanıldığının aksine, var olduğu öne sürülen köpük kesin olarak ortadan kalkmış olmasa da, düşünülenden çok daha ‘yumuşak’ olduğu anlaşıldı.
‘Gama Işın Patlamaları’nın Uzay hakkında birçok ilginç bilgi sunabileceğini’ ifade eden Nemiroff, “Eğer köpük varsa, Planck uzunluğundan çok daha küçük olması gerekiyor” dedi.
Planck uzunluğu, metrenin 1035'i kadar ve ışığın bir Planck zamanında kat ettiği mesafeye eşit.
“EVRENİN BİR SIRRI ÇÖZÜLECEK”
Nemiroff, dün konferansta yaptığı açıklamada, “Uzay-zaman köpüğü, ışıkla sandığımızdan daha farklı etkileşime giriyor... Eğer bu bulguları desteklersek, etkileri büyük olabilir” dedi.
Louisiana State Üniversitesi’nden Bradley Schaefer de, “Eğer gelecekte gözlemleyeceğimiz Gama Işın Patlamaları elde edilen bulguları doğrularsa, evren hakkında çok önemli bir bilgiyi ortaya çıkarmış olacağız” dedi.

Facebook Logosuna Tıkla Sayfamızı Beğen !